Aciklama: Kibris Sorunu
 

Haydi Refaranduma

Kibris Sorunu ve Annan Plani Hakkinda Kisa Bir Degerlendirme

 

Haydi Referanduma

      Kıbrıs Türkü, İngiliz yönetimindeki  Kıbrıs adasında yaşayan bir cemaat  olarak 1950’li yıllarda, “Kıbrıs Yunanistan’a bağlanamaz. Enosis’e hayır. Kıbrıs adası üzerinde biz de varız. Bizim de söz hakkımız vardır”  diyerek çıktığı varoluş mücadelesini bağımsız Kıbrıs’ın iki eşit ve egemen halkı olduğunu tescil ettirerek zafere ulaştırıyor.

  Kıbrıs Türkü 24 Nisan’da rederandumda EVET diyerek onaylayacağı anlaşmayla ;

- Kıbrıs’ın iki eşit sahibinden biri olduğunu dünyaya resmen kabul ettirmiş olacak.

- Kurduğu Kıbrıs Türk devletini, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu devleti olarak tüm dünyaya resmen tanıtmış olacak.

- Bir Federasyon olarak kurulacak olan Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütününün iki eşit egemeninden biri olacak.

- Kıbrıs toprağının % 29’unu kontrolü altında tutacak olan Kıbrıs  Türk Devleti yanında, eşit siyasi ortağı olarak tüm Kıbrıs üzerinde yaşam hakkı elde edip söz yetki ve karar sahibi olacak.

- Avrupa Birliği vatandaşlığı hakkını da elde ederek Türkçenin Avrupa dili olmasını sağlayıp zaferini taçladırmış olacak.

- Emperyalizmin kışkırttığı ve büyük acılara neden olan Kibrıs sorununu sona erdirecek. Ada halklarının barışı yaşamasının yolunu açacak.

   24 Nisan Cumartesi günü sandığa giderek, Anlaşmaya, Barışa, Eşitliğe, Egemenliğe ve Avrupa Birliği vatandaşlığına “EVET ” diyelim.

 Toplumcu Kurtuluş Partisi EVET diyor

 

Kıbrıs Sorunu ve Annan Planı hakkında
kısa bir değerlendirme

BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından Türk ve Rum toplum liderlerine sunulan ve halkımız arasında “Annan Planı” olarak adlandırılan “Kıbrıs Sorununun Çözümü İçin Kapsamlı Anlaşma Temeli” başlıklı belge, revize edilmiş iki şekli de dikkate alındığında, yaklaşık 150-200 sayfayı bulan hacmi ile, Kıbrıs sorununun tüm yönlerine, yerel ve bölgesel koşulları, uluslararası siyasal konjonktürü ve uluslararası hukuk normlarını da dikkate alarak siyasi ve hukuki olarak çözüm öneren, her iki toplumun hak ve çıkarlarını, endişelerini ve isteklerini, dengeli, dikkatli ve detaylı bir çalışma ile yanıtlayan kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür.

Annan Planı, bazı kesimlerin iddia ettikleri gibi “dış güçlerin dayattığı” bir plan değil, 30 yılı aşkın bir süreden beri iki taraf arasında sürdürülen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, daha önce sunulan ve tartışılan planları ve masadaki diğer tüm unsurları dikkate alarak bütünleştiren adil ve dengeli bir metindir.

Elbette ki Annan Planı, ne Türklerin ne de Rumların tüm isteklerine yanıt vermemektedir. Planın böyle bir içeriğe sahip olması da esasen beklenemezdi. Sadece bir tarafı tatmin eden bir planın Kıbrıs’ta kalıcı bir çözümü sağlamasının mümkün olmadığı açıktır.

Her iki toplumun hak ve çıkarlarını, dengeli bir bütünlük içinde koruyan Annan Planı, özellikle Kıbrıs Türklerinin yıllardır verdiği mücadelede hedeflediği, eşitlik, egemenlik, güvenlik ve iki bölgelilik temelinde içte iki, dışa karşı tek temsiliyeti olan bir devlet yapısını ve bu yapı içinde kendi kimliği ile çağdaş toplumlar arasında yerini alan, kendi kendini yönetme erkine sahip bir toplum yapısını öngören içereği nedeniyle TKP tarafından desteklenmiştir.
Annan Planı, adadaki Türk-Yunan dengesinin korunması, adanın silahsızlandırılması ve askerden arındırılması, askerliğin kaldırılması, Türkiye’den Kıbrıs’a akatarılan nufus, güvenlik ve garantiler ile iki toplum arasında güven yaratılması, karşı devlette ikamet edecek nüfus ile mülk iadesine bağlı deregasyonlar, seçim ve temsiliyet hakkı, toprak ayarlaması, mülkiyet ve Kıbrıs konusunda karşılaşılan daha bir çok temel soruna da çözüm getirmektedir.

KIBRIS’TA VARILACAK BİR ANLAŞMAŞMANIN GENEL ÇERÇEVESİ
TKP tarafından Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin olarak savunulan politikaların doğruluğu ve tutarlılığı Annan Planı’nın gündeme gelmesi üzerine başlayan süreçte de yaşanarak anlaşılmıştır.
Avrupa Birliği’ne girilmeden önce Kıbrıs’ta bir çözüme varılması ve çözümde elde edeceğimiz deregasyonlar ile birlikte Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşmesinin önemi bugün daha net olarak algılanabilmektedir. Annan Planı’nda öngörülen takvime dayalı birçok tarihin heba edilmesi nedeniyle büyük bir risk altına sokulan böyle bir çözüm için 1 Mayıs 2004 yılına kadar halen açık görülen bu fırsatın değerlendirilmemesi halinde Kıbrıs Türk halkının azınlık statüsüne düşeceği ve eşitlik-egemenlik temelinde iki kesimli, iki devletli bir yapının gündemden kalkacağı herkes tarafından görülebilmektedir.

Kıbrıs’ta varılacak bir anlaşmanın genel çerçevesini birçok kez kamuoyuna duyuran TKP, Denktaş ile Kliridis arasında başlayan yüzyüze görüşmeler nedeniyle 28 Şubat 2002 tarihinde Cumhurbaşkanı Denktaş’a yazdığı yazıda da yniden dile getirmiştir. Buna göre;

1- Kıbrıs’ta varılacak bir çözüm, iki tarafın da hak ve çıkarlarını koruyan, karşılıklı kabul edilebilir, anayasal açıdan iki toplumlu, toprak açısından iki kesimli, eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde yeni bir ortaklıkla mümkündür.

2- Federasyon-Konfederasyon tartışmasına girilmeden, terminoloji yerine içeriğin tartışılması gereği artık sadece TKP’nin görüşü değil, BM, AB ve TC yetkilileri dahil herkesin kabul ettiği bir yaklaşım olmuştur. İçte iki kesimliliğin gerektirdiği ikili yapı, tek uluslararası kimlikle dış dünyada temsil edilmelidir.

3- Yetkilerin dağılımı ve egemenlik konusunda, yetkilerin kanatlardan ortak devlete mi, ortak devletten kanatlara mı verileceği tartışması yerine birinin veya hem kanatların hem de ortak devletin yetkilerinin, görüşme masasında belirlenmesi ve listelenmesi uygun bir yöntem olacaktır. ‘Artık yetkiler’ konusunun çözümlenmesi de ihmal edilmemelidir.

4- Ortak devletin egemenliği ortak, eşit ve tüm ada üzerinde, kanatların egemenliği ise aldıkları yetkiler kapsamında olmalıdır. Ayrıca, bu tür kavramların uluslararası kabul görmüş anlamlarını da dikkate alarak çıkış yolu üretilmelidir.

5- İsviçre ve Belçika Kıbrıs sorununun çözümünde örnek alınabilir yapılardır.

6- Merkezi devletin bir Anayasası ve bu Anayasa çerçevesinde oluşturulacak yasama, yürütme ve yargı organları olmalıdır.

7- Yasama bir alt bir de üst Meclis’ten oluşmalıdır.

8- Dönüşümlü Başkanlık konusu ile Başkanlık seçimlerinin Türk ve Rum toplumlarının eşit ağırlıklı oyları ile müşterek yapılması birlikte çözümlenmelidir.

9-Yargı eşit sayıda temsilcilerden oluşmalıdır.

10-Varılacak çözümde Kıbrıs Türkleri’nin önemle üzerinde durduğu yaşam hakkı ve güvenlik konusu ile Kıbrıs Rumları’nın önemle üzerinde durduğu dolaşım, yerleşim ve mülkiyet haklarının uzlaştırılması gerekmektedir. Yaşam ve güvenlik hakkı önceliklidir. Bununla beraber uluslararası kabul gören üç özgürlükler konusunu görmezden gelmek mümkün ve doğru değildir. O nedenle dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakkı, takvime ve teşvik edici sınırlandırmaya tabi olmalı ve gerekli “derogation”lar sağlanmalıdır.

11- İki toplumun ortaklığına dayalı yeni devlet iki bölgeli bir yapı üzerine bina edileceğine göre, Rumların kuzeyde bıraktıkları taşınmaz malların tümünün iadesi hem çözüm amaçlarına ve hedeflerine aykırıdır hem de fiilen mümkün değildir.

12-Toprak, anlaşma yolunu açacak bir al-ver sürecinde Türk tarafının Rumlara verebileceği tek kaynak olarak görülmekte ve karşılıklı kabul edilebilir bir anlaşmanın yolunu açacak temel unsurlardan birisi olarak kabul edilmektedir.

13-Toprak aynı zamanda mal-mülk konusu ile göçmenler sorununun da anahtarı durumundadır.

14-Verilecek toprak miktarı Türk kontrolündeki bölgeye yerleşecek Rum nufusunun sayısını da belirleyecektir. Sayı ve yerleşimle ilgili konularda Gali Fikirler Dizi’nden yararlanılabilir.

15- Toprak ayarlaması Doruk anlaşmaları ve Gali Fikirler Dizi’nde de ifade edildiği gibi nüfus, mülkiyet oranı, ekonomik ve toprak verimliliği ile mümkün olan en az sayıda Türkün etkileneceği bir anlayış çerçevesinde yapılmalıdır.

16-Verilecek bölgelerde ikamet eden Türk nüfusun mağdur olmaması için çeşitli önlemler ve tercih hakları önerilmelidir.

17-Yeni yerleşim bölgelerine aktarılacak Türk nufusu için makul bir zaman dilimi ve teşvik tedbirleri ile iş, üretim ve rehabilitasyon olanakları yaratılmalıdır.

18-Tazminat konusu sadece mal-mülk konularında değil, yer değiştirecek Türk nüfusu için de geçerli olmalıdır.

19-Garanti ve İttifak anlaşmaları yürürlükte kalmalı, Türkiye’nin garantisi devam etmelidir.

20- Bir çözümde taraflardan hiçbirinin kaybetmemesi ve her iki tarafın da kazançlı çıkması koşuldur. Bunun sağlanabilmesi, tarafların ellerindeki avantajların, karşılıklı al-ver anlayışı içinde adil paylaşımı ile olanaklıdır.

21- Tarafların görüşleri, al-ver süreci çalıştırılarak yakınlaştırılmalı ve uzlaştırılmalıdır. Bu konuda Gali Fikirler Dizisi’ndeki çözüm yolları ve öneriler dikkate alınmalıdır.

22- Haziran ayına kadar bir çerçeve anlaşmanın hedeflenmesi, bu çerçeve anlaşmanın imzalanması ile birlikte Rum-Türk Avrupa Birliği ortak komisyonunun kurulması ve 2002 sonu itibarıyle tüm konularda bir mutabakata varılması hedeflenmelidir.

23-Andlaşma, tarafların referandumuna sunulmalıdır.

24- TKP’nin özetle çizdiği bu çerçevenin detaylandırılması ve halkın benimsemesi için hem siyasi hem de teknik seviyede birlikte çalışma yapılması gerekmektedir.

25-Çözüm sürecini kolaylaştırmak ve Türk tarafının çözüme yönelik iradesini somutlaştırmak için;

a-İki toplumlu temaslar, karşılıklı ilişkiler ve güven yaratıcı önlemler yaşama geçirilmeli
b- AB ile ilişkiler iyileştirilmeli
c-İçte tabular yıkılmalı, özgürce tartışma ve demokratikleşme alanında adımlar atılmalıdır.


ANNAN PLANI’NIN KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ
TKP’nin Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin önerileri ile Annan Planı’nın öngördüğü çözüm büyük ölçüde örtüşmektedir. Plan, Kıbrıs Türk halkının temel hak ve çıkarlarını korumakta, endişelerine yanıt vermekte, eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde iki kesimli, içte iki devletli dışa karşı tek ve ortak devleti öngören bir yeni yapılanma içinde kalıcı bir barışın sağlanması için sorunun çeşitli yönlerine geçerli çağdaş normlarla çözüm bulmakta, çözümün AB üyeliğinden önce gerçekleşmesi için takvim önermekte ve Kıbrıs Türk halkını kazandığı haklarla birlikte kendi kimliği ile uluslarası hukuk içine taşımaktadır.
Planın öngördüğü çözümde Kıbrıslı Türklerin önemle üzerinde durduğu yaşam hakkı ve güvenlik konusu ile Kıbrıslı Rumların önemle üzerinde durduğu dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakları adil ve dengeli bir yaklaşımla uzlaştırılmaktadır.

  • ADİL, DENGELİ VE KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM
    Annan Planı, yaklaşık 40 yıldır devam eden, bölgenin ve dünyanın önemli bir sorununu, Kıbrıs’ta yaşayan her iki toplumun hak ve çıkarlarını da gözeterek, adil ve dengeli bir şekilde çözümlemeyi amaçlayan kapsamlı, hukuki ve siyasi bir çalışmanın ürünüdür.

  • İKİ KESİMLİLİK ve İKİ KURUCU DEVLETE DAYALI YAPI
    TKP, Kıbrıs’ta varılacak bir çözümde, terminoloji yerine içeriğin tartışılması gereğine dikkat çekerek içte iki kesimliliğin gerektirdiği ikili yapı ve tek uluslararası kimlikle dış dünyada temsil edilecek yeni bir devlet yapısını savunmuştur.
    Annan Planı, 1960 yılında kurulan ancak kurucu ortaklardan biri olan Kıbrıslı Türklerin dışlanması ve haklarının gasbedilmesi sonucunda bütünüyle Kıbrıslı Rumların denetimine geçen Kıbrıs Cumhuriyet’inin yerine Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kurmakta ve Kıbrıslı Türklerin ‘kurucu ortaklık’ hakkını kabul ederek Kıbrıs Türk Devleti’ni bu yeni ortak devletin ‘kurucu devleti’ yapmaktadır.
    Plan, iki kesimliliğin muhafazası ve nufus bakımından daha az sayıda olan Türk Kurucu Devleti’nindeki nufus dengesini bozmamak için ikamet hakkına sınırlama getirerek ‘karşı devletten yerleşecek nufus sayısını’ %21 ile sınırlandırmıştır. Ayrıca AB ile imzalanacak protokolda ‘ortak devletin iki bölgeli karakterini ve kurucu devletlerin kimliklerini koruma ihtiyacını tanıması’ sağlanmıştır.

  • EŞİTLİK-EGEMENLİK
    Annan Planı, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların siyasi eşitliğini ve biri Kıbrıs Türk Devleti diğeri ise Kıbrıs Rum Devleti olan kurucu devletlerin eşit statüsünü temel almakta, yeni devletin bütün kurumları ile işlevleri bu temel üzerine inşa edilmektedir. Buna göre her bir taraf bir diğerinin siyasi eşiti olduğunu, sadece kendisini temsil ettiğini ve başkasını temsil etmediğini, ilişkilerin bir çoğunluk ve azınlık ilişkisi olmadığını, tarafların kendine özgü kimliğini ve bütünlüğünü kabul etmekte, her bir taraf diğer bir tarafa hükmetmekten feragat etmekte ve Kıbrıs, kurucu devletlerin eşit statüsü temel ilkeleri çerçevesinde yapılandırılmaktadır.

    Buna göre Parlamento, biri nufus oranına göre diğeri ise her iki devletten eşit sayıda olmak üzere iki meclisten oluşmakta, parlamentodaki temsiliyet ve oy haklarında asgari oranlar belirlenerek nufusu daha az olan Kıbrıs Türk Devleti’nin Kıbrıs Rum Devleti karşısındaki eşitliği güçlendirilmektedir. Başkanlık her on ayda bir dönüşüme tabi olup siyasi eşitliğe ve eşit statüye vurgu yapılmaktadır.

    Yüksek Mahkeme, Mülkiyet Kurulu, Uzlaşma Komisyonu, Kamu Hizmeti Komisyonu, Vatandaşlık Kurulu, Yabancılar Kurulu, Yeniden Yerleştirme Kurulu, İzleme Komitesi ve benzeri tüm kurumlarda da iki devletin eşit sayıda temsilci bulunduracağı öngörülmekte ve her iki meclisin başkanları dahil olmak üzere kurumların başkan ve yardımcılarının aynı devletten olamayacağı belirtilerek iki devletin eşitliği yapılandırılmaktadır.

    Kıbrıs’ın diplomatik misyonlarının oluşumunda da eşitlik ilkesi gözetilmekte New York ve Cenevre’deki Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Yunanistan, Türkiye, Birleşik Krallık, Fransa, Birleşik Devletler, Rusya ve Çin gibi temsiliyet açısından büyük ve önemli merkezlerdeki misyon şeflerinin her iki kurucu devletten eşit sayıda olması gerektiği belirtilmektedir.
    Geçmiş İşlemlerle ilgili olarak iki taraf arasında eşitlik gözetilmekte ve Anlaşma’nın yürürlüğe girmesinden önce Kıbrıs’taki herhangi bir makamın yasama, yürütme veya yargıya ilişkin bir icraatının bu Anlaşma’nın herhangi bir maddesi ile tutarsız veya herhangi bir maddesine veya uluslararası hukuka aykırı olmaması kaydıyla yürürlükte olmaya devam edeceği öngörülmektedir.

    Egemenlik, ne Rumların savunduğu ‘Tek ve bölünmez egemenlik’ ne de Türk tarafının savunduğu ‘Ayrı egemenlik’ şeklinde çözümlenmemiştir. Annan Planında egemenlik Avrupa Birliği, Ortak devlet ve kurucu devletler arasında paylaşılmaktadır.

    Plana göre gerek ‘Ortak Devlet’ gerekse ‘Kurucu Devletler’ Anayasa’da belirtilen yetkilerini “egemence” kullanırlar, birbirlerinin yetki ve işlevlerini ihlal etmezler ve Ortak devletle kurucu devletlerin yasaları arasında herhangi bir hiyerarşi yoktur.

    Kıbrıs Türk Devleti ile Kıbrıs Rum Devleti eşit statüde olup, Anayasa’nın koyduğu sınırlar çerçevesinde ve Anayasa’nın <ortak devlet> hükümetine verdiği tüm yetkilerden arta kalan yetkileri, kendi toprak sınırları içinde egemence kullanarak kendi Anayasaları altında kendilerini özgürce yapılandırırlar.

    Kurucu devletler kendi aralarında veya <ortak devlet> ile antlaşmalar yapabilecek, İşbirliği ve Koordinasyonu geliştirebilecektir. Bu tür antlaşmalarla taraflar kendi yetkileri dahilinde olan hususlarda, ortak kurumlar ve kuruluşlar oluşturabilecektir.

    Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği sürecindeki politikasının şekillendirilmesine <kurucu devlet> hükümetleri de katılacaktır.
    Egemenlik, Türk tarafının ısrarla istediği ‘ayrılma hakkını’ içermez. Kıbrıs’ın bir bütün veya kısmi olarak başka diğer bir ülke ile birleşmesi veya herhangi bir şekilde taksimi veya ayrılması yasaklanmıştır.

    <Ortak devlet>in resmi dilleri Rumca ve Türkçe’dir. Kurucu devletler, kendi milli marş ve bayraklarına sahip olup kendi tatillerini <ortak devlet>inkilere ek olarak belirler ve uygular.

    Parlamento’nun her iki kanadında kabul edilen Anayasa değişiklikleri, her iki <kurucu devlet>te, çoğunlukla onaylanmak üzere ayrı ayrı referanduma sunulur.

    Siyasal hakların kullanımı da, eşitlik ve egemenlik konusunda iki kurucu devletten birinin diğeri üzerinde üstünlük ve farklılık yaratmasını önlemek amacıyla çeşitli düzenlemelere bağlanmıştır.

  • GÜVENLİK ve TÜRK-YUNAN DENGESİ
    Annan Planı özellikle Türk tarafının üzerinde önemle durduğu güvenlik konusuna kapsamlı bir çözüm getirmekte, geçmişte Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların ve acı olayların bir daha yaşanmaması ve barışın kalıcı olması için çeşitli düzenlemelere yer vermektedir.

    Plan, iki kesimliliği güvenlik sorununun çözümünde anahtar olarak kabul etmekte, Kıbrıs üzerinde Türk-Yunan dengesi kurmakta, Garanti ve İttifak Antlaşmalarının oluşturduğu dengeye saygı gösterilmesini ve Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan ile özel dostluk bağlarının devam etmesini öngörmektedir. Kıbrıs, ayrıca bir Avrupa Birliği üyesi ülke olarak Türkiye'nin de Avrupa Birliği'ne katılımını destekleyecektir.

    Plana göre Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması yürürlükte kalır ve mutatis mutandis yeni düzene uygulanır.
    Planda, İttifak Anlaşması güçlendirilmiş, 1960 anlaşmaları ile 650 Türk ve 950 Yunan olmak üzere adada bulunan asker sayısı 6000 kişiye çıkarılmıştır.

    Garanti Antlaşması da aynı şekilde güçlendirilmiş, Kıbrıs'ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeni yanında, <kurucu devletlerin> de toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeni kapsam içine alınmıştır.
    Barışın kalıcı olması için, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler arasında anlayış, hoşgörü ve karşılıklı saygıyı teşvik eden Uzlaşma Komisyonu gibi kurumlar oluşturulmuş, bir tarafın diğer bir tarafın kültürel, dini, siyasi ve sosyal kimliğine ve diline saygı göstermesi gereği vurgulanmıştır.

    Adanın silahsızlandırılması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, Türk ve Yunan askeri ve silah varlığı, tarafların birbirlerine üztünlük sağlayamayacağı bir şekilde eşitlenmiş ve standartlaştırılmıştır.

    Plan, Türkiye’nin AB’ye üye oluncaya kadarki sürede Kıbrıs’ın topraklarının uluslararası askeri tatbikatlara açılmasını Türkiye, Yunanistan ve iki Kurucu Devletin rızasına tabi tutmuş, Türkiye’nin AB’ye üye olmasından sonra ise sadece iki Kurucu Devletin rızasını istemiştir.

    Plana göre, her Kurucu devletin ayrı polisi olacak, kendi sınırları içinde konuşlandırılıp görev yapacak ve kendi yasalarını ve kamu düzenini koruyacaktır.

  • ULUSLARARASI TANINMIŞLIK ve DEREGASYONLARLARIN KABULÜ
    Kıbrıs Türkleri uzun yıllar Kıbrıs’taki varlığını koruma, eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde kalıcı bir barışa ulaşma ve içte iki yapılı dışa karşı tek temsiliyeti olan bir devlet yapısı içinde, kendi kimliği ile ve kendi kendi yöneten bir toplum olarak çağdaş dünya toplumları arasındaki yerini almak ve çözümde elde ettiği deregasyonlar ile uluslararası hukuka entegre olmak için mücadele vermiştir.

    Bu bağlamda TKP’nin yıllar öncesinden başlayarak seslendirdiği “Önce çözüm ve kazanılmış deregasyonlarla birlikte çözümden sonra Avrupa Birliği üyeliği” şeklinde özetlediği politikasını hatırlatmakta yarar vardır.

    Annan Planı, Kıbrıslı Türklerin bu hedefe ulaşmasını sağlayan ve onu Kıbrıs Türk Kurucu Devleti olarak uluslararası hukuk çerçevesinde uluslararası tanınmışlığa kavuşturan bir içeriğe sahiptir.

    Plan bu çerçevede hem Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden hem de Avrupa Birliği’nden yeni anlaşma ile oluşan düzeni tanımasını istemektedir.

    Buna göre, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs Türklerinin siyasal eşitliğini ve ayrı kişilikleri ile onların Kıbrıs Devleti içindeki kurucu devletlerinin eşit statüsünü, Avrupa Birliği de imzalanacak bir protokol ile, Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs Türklerinin siyasal eşitliğini, iki kurucu devletin eşit statüsünü ve yeni düzenin tek taraflı olarak değiştirilmesinin yasaklanmasını, ortak devletin iki bölgeli karakterini ve kurucu devletlerin kimliklerini koruma ihtiyacını tanıyacaktır.

    Avrupa Birliği ayrıca, Kıbrıs Rumlarıyla Kıbrıs Türklerinin Yunanistan ve Türkiye ile olan özel ilişkilerini de dikkate alacaktır.

  • MÜLKİYET-TOPRAK
    Kıbrıs’ta yaşanan olaylar nedeniyle ortaya çıkan mal-mülk sorunları, kapsamlı bir biçimde, uluslararası hukuka uygun olarak ve mallarının tasarrufunu kaybeden mal sahipleri ile şimdiki kullanıcıların kişisel haklarına ve iki kesimlilik ilkesine saygı gösterilerek çözümlenmektedir.

    Yeni devlet iki bölgeli bir yapı üzerine bina edildiğinden Rumların kuzeyde bıraktıkları taşınmaz malların tümünün iadesi engellenmiş ve eşdeğerde mal bırakan veya malı değerinden fazla geliştiren mevcut kullanıcılar lehine düzenlemeler yapılmıştır.

    Bir anlamda Annan Planı, Denktaş ve çözüm karşıtlarının iddia ettiklerinin tersine ‘Ne Rum’un ne Türk’ün koçanı geçerlidir’ veya ‘Hem Rum’un hem Türk’ün koçanı geçerlidir’ şeklinde ifade edilebilecek bir uygulamayı uluslararası hukuk içine yerleştirmiştir.

    Bir al-ver sürecinde Türk tarafının Rum tarafına verebileceği tek kaynak olan Toprak ve buna bağlı toprak düzenlemesine tabi oran, Türk kurucu devletinin kontrolündeki bölgeye yerleşecek Rum nufusunun sayısının belirlenmesinde anahtar olmuştur.

    Toprak ayarlaması mümkün olan en az sayıda Türkün yerinden olacağı ve mümkün olan en fazla sayıda Rum’un eski yerine dönebileceği bir anlayış çerçevesinde yapılmıştır.

    Plan, toprak düzenlemesine tabi bölgelerden yeni yerleşim bölgelerine aktarılacak olan Türk nufusun mağdur olmaması için makul bir zaman dilimi ve teşvik tedbirleri ile iş, üretim ve rehabilitasyon olanakları önermektedir. Mülk iadesine tabi konutlarda ikamet edenler için de konut yapılması öngörülmektedir.

    Ancak çözümün asıl yükünü çekecek olan toprak ayarlamasına tabi bölgelerde ikamet etmekte olan Türk nufus için TKP tarafından önerilen ‘Tazminat’ hakkının planda yer almamasını ve görüşmeci Denktaş’ın da bu yönde bir öneride bulunmamasını büyük bir eksiklik olarak görmekteyiz.

    Elbette ki Annan Planı, tüm isteklerimize yanıt vermemektedir. Planın böyle bir içeriğe sahip olması da esasen beklenemezdi. Ancak TKP Planın mutlaka pazarlık yapılarak Kıbrıs Türk halkı lehine daha fazla iyileştirilmesi gereği üzerinde durmuş ve bu konuda gerekli önerilerini Denktaş’a da iletmiştir.
    TKP ayrıca, yapılacak pazarlığın, 12 Aralık öncesinde iki lider arasında bir anlaşma metni imzalanmasını engelleyecek şekilde olmaması ve Türk tarafı olarak BM Genel Sekreterine iletilecek resmi yanıtın, Türk tarafının pozisyonunun Annan Planının çok uzağında olduğu ve makul bir çözümün arzulanmadığı izleniminin uluslararaası toplumda yaratılmaması gerektiği uyarısında bulunmuştur.


YÜZYÜZE GÖRÜŞMELER VE ANNAN PLANI SÜRECİ

Kıbrıs’ta varılacak bir çözümün sadece adada yaşayan iki topluma değil, Türk-Yunan ilişkilerine, Türkiye-AB ilişkilerine, bölge barışına, ancak en fazla da Kıbrıs Türk halkına ve Türkiye’ye yarar sağlayacağını savunan TKP, Denktaş’ın çağrısı ile iki toplum lideri arasında 16 Ocak 2002’de başlayan doğrudan görüşmelere, Annan Planı’na giden sürecteki tüm çalışmalara ve Annan Planı’na destek vermiştir.

Kıbrıs sorununa görüşmeler yolu ile bir çözüm bulunmasını her dönemde savunan TKP, 13 Mayıs 2002 tarihli Parti Meclisi toplantısında aldığı ve 14 Mayıs 2002 tarihinde kamuoyuna açıkladığı aşağıdaki temel düşünceler çerçevesinde bu dönemde de görüşmeleri ve çözüm yolundaki çabaları desteklemiştir.

1- Yarım yüzyıldır dünyanın gündemini meşgul eden Kıbrıs sorunu, dünya ve bölge barışı için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Soğuk savaş döneminin kapanmasıyla birlikte, sorunlarla birlikte yaşama anlayışı, yerini, sorunları çözerek yaşama anlayışına bırakmıştır. Türk-Yunan ilişkileri de bu gelişmelerden olumlu olarak etkilenmiştir. Türkiye-AB ve Kıbrıs-AB ilişkilerinin yarattığı koşullar, Kıbrıs sorununda bir çözümü gerektirmekte ve zorlamaktadır.

2- Kıbrıs sorunu, Kıbrıs’ta yaşayan her iki topluma, Türk-Yunan ilişkilerine, Türkiye’nin hem ekonomisine hem dış politikasına, ama en fazla da Kıbrıs Türk halkına zarar vermiştir. Zamana oynama stratejisi, dünyada yalnızlaşan ve hem demokrasisi hem de ekonomisi ile kriz içinde yaşayan, yurtiçi nufusunun yaklaşık üç katını göç yollarında kaybeden Kıbrıs Türklerinin aleyhine olmuştur.

3- Türk resmi politikası, AB’ye üye olmak isteyen Kıbrıs Rumlarına hizmet etmektedir. Helsinki Zirvesinde alınan kararlar, Kıbrıs’ta bir çözüm bulunmaması ve bunun sorumluluğunun da Türk tarafında olması halinde Rumların tek başlarına ve bütün Kıbrıs adına AB’ye üye olmasını sonuçlandıracaktır. Böyle bir durum Kıbrıslı Türklerin haklarını gasbeden Rumlara 1963 yılında ‘hibe’ edilen Kıbrıs Cumhuriyeti tavizinden sonra Rum tarafına yapılabilecek en büyük ‘ikram’ olacaktır.

4- 12 Aralık Kopenhag Zirvesi’nden önce Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılması ve çözümde elde edilecek ‘deregasyon’ları AB mevzuatının bir parçası yaparak Rumlarla birlikte Avrupa Birliği’ne girilmesi tek akılcı siyasal tavırdır.

5-Halen devam etmekte olan görüşmeler, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı bir çözüme ulaşması yolunda yakalanan son fırsattır. Tüm taraflar, bu fırsatın çözüm ve Avrupa Birliği hedefinde sonuca ulaşması için gerekli çabayı göstermelidir.

6-Kıbrıs Rumları Avrupa Birliği’ne alınırken, Kıbrıs Türklerini Avrupa Birliği dışında bırakacak senaryolar, Kıbrıs Türklerini Doğu Alman modeli bir çözümle Kıbrıs Cumhuriyeti’ne ‘yama’ yapacaktır.

7- Kıbrıs’ta çözüm ve AB üyeliğine birlikte katılım, sadece Kıbrıs’ta değil, bölgede Türk-Yunan ve Türkiye-AB ilişkilerinde de arzulanan dostluk ve işbirliği havasını yaratacaktır.

8- Kıbrıs’ta yaşayan iki toplum yıllardır süregelen çözümsüzlüğü sona erdirecek çok önemli bir fırsat yakalamıştır. İç ve dış koşullar Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir barışın sağlanması için bugüne kadar sağlanamamış uygun bir zemin yaratmaktadır. Kıbrıs’ın AB’ne üye olabilmesi, Rum yetkililerin de ifade ettikleri gibi Rum tarafının çözüm yolunda gösterecekleri iradeden geçmektedir. Bu fırsat, Kıbrıs Türklerine bugüne kadar gasbedilmiş haklarının geri alınmasını ve geçmişte yaşanmış acıların bir daha tekrarlanmaması için iki bölgeli bir bir yapılanma çerçevesinde ek hak ve güvencelerin elde edilmesini sağlama olanağı yaratmaktadır.

9-Kıbrıs’ta çözüm sağlanamaması ve Rumların AB üyesi olması halinde bu yeni gelişmenin yaratacağı ağır siyasal, sosyal ve ekonomik yük Kıbrıs Türklerinin bir kez daha ve telafi edilemeyecek boyutlarda erozyona uğramasına ve yeni bir göç dalgası ile varlık gücünü kaybetmesine neden olacaktır

10- Türkiye-AB ilişkilerinin önündeki en büyük engellerden birisi Kıbrıs konusudur. Avrupa Birliği bu konuda Türkiye’den olumlu girişim beklemekte ve bu adımların atılmaması halinde ilişkilerde ilerleme sağlanması mümkün görülmemektedir.

Denktaş ile Kliridis arasında 16 Ocak 2002 tarihinde başlayan yüzyüze görüşmelerin ilk günlerinde yapılan açıklamalardan ve değerlendirmelerden 30 Haziran 2002 tarihine kadar Kıbrıs sorunda bir sonuca ulaşılması, en azından bu tarihte bir çerçeve anlaşmanın imzalanması beklenmekteydi. Ne var ki zaman geçtikçe her iki liderin, ancak özellikle Denktaş’ın, görüşmelerin başlangıcındaki vizyonunu muhafaza ettiği, ayrı devlet ve ayrılma hakkını içeren ayrı egemenlik statüsünde ısrar ettiği ve ‘müzakere’ yapmaktan kaçındığı görüldü. Bu durum BM Güvenlik Konseyi bildirisinde Türk tarafının suçlanmasına ve Denktaş’ın ‘az yapıcı’ olarak nitelendirilmesine neden oldu.

Aradan geçen zamana karşın istenen gelişmelerin sağlanamaması üzerine TKP, 7 Ağustos 2002 tarihinde basına da duyurduğu bir açıklama ile “BM’nin daha aktif ve uzlaştırıcı bir görev üstlenmesini ve önerilerle görüşme zeminini yumuşatmasını” istedi.

TKP, 7 Ağustos 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:

“Kıbrıs sorununun Aralık ayında yapılacak AB zirvesinden önce çözümlenebilmesi ve her iki toplumun birlikte Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşmesi için, yüzyüze görüşmeleri gözlemci olarak izleyen BM Genel Sekreterliğinin daha aktif ve uzlaştırıcı bir görev üstlenmesi ve önerilerle görüşme zeminini yumuşatması zamanı gelmiştir.
Tarafların çözüm ve Avrupa Birliği üyeliği için beklenen seviyede niyet ve kararlılık göstermediği bu nedenle de beklenen gelişmelerin sağlanamadığı su yüzüne çıkmıştır.
BM Güvenlik Konseyi bildirisinde az yapıcı’ olarak suçlanan Denktaş iki tarafın görüşleri arasında yüzseksen derece fark olduğunu vurgulamaktadır. İstenen ve beklenen ilerleme sağlanamamakta, oysa ki Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin takvim ilerlemekte ve karar günü yaklaşmaktadır.
TKP, çözüm sağlanmadan Rum tarafının Avrupa Birliğine tek yanlı üyeliğinin yaratacağı tehlikeleri yıllardan beridir bir çok kez kamuoyuna açıklamıştır.
Her iki lider de kendi vizyonlarına saplanıp kalmak yerine, karşılıklı al-ver sürecini hazmeden daha uzlaşıcı bir tavır içinde olmak ve terminoloji kavgasını bir yana bırakmalıdır.
Gerek daha önce tamamlanan gerekse halen Kıbrıs’ta devam eden yüzyüze görüşmelerde, her iki liderin de çözüme yönelik önerilerini, vizyonlarını, çözüm yeteneklerini, toplumların istemlerini, karşı karşıya bulunulan tehlikeleri ve masaya konan temel yaklaşımları bilen ve gören BM Genel Sekreterliğinin daha aktif ve uzlaştırıcı bir görev üstlenmesi ve önerilerle görüşme zeminini yumuşatması zamanı gelmiştir”

TKP, 17 ağustos 2002 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde de bu çağrısını yinelemiş ve “Annan, terminoloji kavgasına hapsolan liderlere uzlaşmazlıkları giderecek önerilerde bulunmalıdır” demiştir.

TKP, 17 Ağustos 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:

“Her iki toplumun yetkilileri tarafından son günlerde yapılan değerlendirmeler ve açıklamalar, iki toplum lideri arasında Ocak ayında başlayan ve çözüm yönünde büyük umutlar yaratan sürecin tıkanmak üzere olduğu noktasında odaklanmaktadır.
Kıbrıs sorununun çözümü, bu sorunun yaratıcıları olarak bilinen iki liderin yeniden yaratmaya çalıştıkları uzlaşmaz tavırlara kurban edilemeyecek kadar önemli ve ertelenemez bir konudur. Çözüm, aralık ayında gerçekleşecek olan ve Kıbrıs’ın üyeliğinin karara bağlanacağı AB zirvesinden önce mutlaka sağlanmalıdır.
Kıbrıs’ta barış, sadece bu ada üzerinde yaşayan iki toplum açısından değil, bölgesel ve Kıbrıs’la ilgili tüm taraflar bakımından da önem taşımaktadır. O nedenle, başta garantör ülkeler olmak üzere ABD, AB ve BM de bu konuda uzlaştırıcı ve yakınlaştırıcı görev için daha aktif olmalıdır. BM Genel Sekreteri bu konudaki ilk adımını Denktaş ve Klerides’in biraraya geleceği 6 Eylül’de atmalı ve terminoloji kavgasına hapsolan liderlere uzlaşmazlıkları giderecek önerilerde bulunmalıdır.”


TKP, 4 Eylül 2002 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde bu çağrısını 3. kez yinelemiş ve iki lideri 6 Eylül’de Paris’te biraraya getirecek olan BM Genel Sekreteri’nden, “öneri yapmasını” istemiştir.

TKP, 4 Eylül 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:

“Yıllardan beridir dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşamak zorunda bırakılan ve çok yönlü ambargolar altında kıskaca alınan Kıbrıs Türk halkı, uluslararası camianın etkili bir temsilcisi olan BM Genel Sekreteri’nden, her iki toplumun da hak ve çıkarlarını koruyan, eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde adil ve kalıcı bir çözümü gerçekleştirmek yolunda, ikna edici ve yol gösterici önerilerle daha etkin katkıda bulunmasını istemektedir.”

BM Genel Sekreteri Kofi Annan 11 Kasım 2002 tarihinde her iki tarafa da Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik kapsamlı önerilerini sunmuş ve liderlerden bu planı görüşme zemini olarak kabul edip etmediklerini bir hafta içinde kendisine bildirmelerini, planın görüşme zemini olarak kabul edilmesi halinde ise 12 Aralık tarihine (Kopenhag Zirvesi’ne) kadar müzakere edilmesini istemiştir.

Rum yönetimi lideri Kliridis planı görüşme zemini olarak kabul ettiğini ancak planda düzeltilmesi gereken hususların bulunduğunu belirterek bu konudaki itirazlarını yazılı olarak Genel Sekretere bildireceğini açıklamıştır.

Denktaş ise her zamanki tutumunu sürdürerek plana karşı çıkmış ve görüşme zemini oluşturamayacağını söylemiştir.
TKP planın taraflara sunulduğu tarihten itibaren, Annan Planı’na, Kıbrıs Türklerinin kazanımlarına ve barışa katkı koymak için çok yoğun ve ciddi bir çalışma yürütmüş, yaptığı açıklamalar ile, kitle ve örgüt toplantıları ile halkı aydınlatmaya çalışmış ve Kıbrıs’ın tarihinde görülmemiş boyutlarda barış mitingleri gerçekleştiren, adanın her köşesinde barış ateşleri yakan ve çeşitli eylemler ortaya koyan Kıbrıs Türk halkı ile birlikte mücadele vermiştir.

TKP, 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara sunulan Annan Planı’nın, Kıbrıs’ta barış için tarihi bir fırsat yarattığını, o nedenle planın görüşme zemini olarak kabul edilmesini ve planda eksik görülen, iyileştirilmesi istenen, çıkarılması veya eklenmesi talep edilen hususların yapılacak pazarlıklarla ele alınmasını istemiştir.

Planın 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara sunulması üzerine plan üzerinde detaylı bir çalışma yapan TKP, planının sunulmasından 6 gün sonra, 17 Kasım 2002 tarihinde yaptığı Parti Meclisi toplantısında aldığı kararları ertesi gün kamuoyuna açıklamıştır.

TKP’nin bu kararı, “Muhalefet, Annan Planı’nın kayıtsız şartsız kabul edilmesini ve hemen imzalanmasını istedi” şeklinde gerçek dışı propaganda yapan Denktaş ve barış karşıtı güçler için de bir yanıt niteliğindedir.

TKP Parti Meclisi açıklaması şöyledir:

“Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri ve Annan Planı’nı görüşen TKP Parti Meclisi aşağıdaki kararları almıştır.
1- TKP Parti Meclisi BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan ve görüşme zeminine esas teşkil edip etmediği hususunda Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum tarafından yanıtlandırılması istenen Annan Planı’nı görüşme ve pazarlığı açık tutan ve 12 Aralık’tan önce Kıbrıs’ta çözüme ulaşılmasına fırsat veren bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle TKP, planın görüşme zemini olarak kabul edildiğinin BM Genel Sekreterine bildirilmesini talep etmektedir.

2- TKP Parti Meclisi, Annan Planı’nın görüşmelerden kaçmadan ve pazarlık yöntemini sürdürerek, geliştirilebilecek ve iyleştirilebilecek bir çalışma olarak kabul etmektedir. Bu bağlamda planın bütünüyle derhal reddedilmesini veya bütünüyle derhal kabul edilmesini savunan görüşlere katılmamakta ve 12 aralık tarihine kadar devam edecek olan yeni pazarlık sürecinin değerlendirilmesini uygun görmektedir.

3- TKP Parti Meclisi, içinde bulunduğumuz koşulların toplumsal uyum içinde yürütülecek bir çalışma anlayışını zorunlu kıldığını görmekte ve başta Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri olmak üzere ilgili tüm kesimleri işbrliği içinde davranmaya çağırmaktadır. Meclis ve siyasal partiler ile sivil toplum kuruluşlarının Kıbrıs sorununda çözüm sürecine aktif olarak katılmaları daha fazla geciktirilmeden sağlanmalıdır.

4- TKP Parti Meclisi, Annan Planı’nın daha detaylı olarak incelenmesinden sonra ek değerlendirme ve önerilerini de kamuoyuna duyuracaktır”

TKP 21 Kasım 2002 tarihinde kamuoyuna yaptığı açıklamada da, Denktaş’ın daha fazla zaman yitirmeden Annan Planı’nın müzakerelere zemin teşkil ettiğini BM Genel Sekreteri’ne bildirmesini istemişti.

Bildiride özetle şöyle denmiştir:

“Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş daha fazla zaman yitirmeden Annan Planı’nın müzake
relere zemin teşkil ettiğini BM Genel Sekreteri’ne bildirmelidir.
Bu konuda kaybedilen her gün, 12 Aralık tarihine kadar devam etmesi öngörülen ve planın iyleştirilmesine yönelik son pazarlıkların yapılacağı müzakere sürecinden kayıp anlamına gelmektedir”

TKP Yürütme Kurulu’nun 12 Aralık 2002 tarihli açıklaması da aynı doğrultudadır. TKP Yürütme Kurulu açıklamasında özetle şöyle denmiştir.

“Toplumcu Kurtuluş Partsi bir kez daha uyarı görevini yapmayı görev bilmektedir. Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrısla ilgili olarak alınacak karar, sadece Rumların değil Kıbrıs Türk halkınında kaderini ve geleceğini belirleyecektir. Karardan önceki hiçbir koşul karardan sonra geçerli olmayacaktır. O nedenle çözüm konusunda ayak sürümek yerine Kopenhag’ta alınacak karara taraf olmak, Annan Planı’nın zemin olduğunu kabul etmek ve yeni Kıbrıs Devleti’nin iki kurucu tarafından biri olarak Kıbrıslı Rumlarla birlikte Avrupa Birliğine girmek takip edilecek tek siyasal yol olmalıdır”

Annan Planı’nın zemin olarak kabul edilmesini ve planın iyileştirilmesi için pazarlık yapılmasını isteyen TKP, planda düzeltilmesini istediği hususları da 4 Aralık 2002 tarihinde bir mektupla Denktaş’a bildirmiştir.

TKP Genel Başkanı Hüseyin Angolemli, Denktaş’a muhatap mektubunda özetle şunları belirtmiştir:

“Kıbrıs sorununun son derece kritik bir dönemden geçtiği bu günlerde Kıbrıs Türkü’nün yaşamını ve geleceğini ilgilendiren konularda gerek halkımızın ve onun siyasi partilerinin gerekse sivil toplum örgütlerinin görüş, düşünce ve önerilerinin alınmaması geçmişten bugüne sürdürülen tutumun devam etmekte olduğunu göstermektedir.
Toplumcu Kurtuluş Partisi, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Planı’nı parti organlarında incelemiş, değerlendirmiş ve görüşlerini kamuoyuna duyurmuştur.

BM Planı hakkında parti kararı alarak kamuoyuna ilk açıklamayı yapan TKP’nin üç temel yaklaşımda bulunarak a- Annan Planı’nın görüşme zemini olarak kabul edilmesi, b- Planın pazarlık yapılarak Kıbrıs Türk tarafının lehine iyileştirilmesi ve c-Bu süreçe toplumsal birlik ve bütünlük içinde hareket edilmesinin gerektiği yönünde görüş belirttiğini hatırlatmakta yarar görüyorum.
12 Aralık Kıbrıs Türklerinin varlığı ve geleceği açısından yaşamsal öneme sahiptir. 12 Aralık öncesinde Kıbrıs’ta iki toplum lideri arasında bir anlaşma imzalanması ve her iki toplumun yeni Kibrıs devleti içinde AB üyesi olması ayrıca Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi tüm tarafların lehine olan en akılcı sonuçtur.

Bugüne kadar yapıldığı gibi, Kıbrıs Türkleri’nin Türkiye ile eşzamanlı olarak AB üyesi olmasını sağlamak düşüncesiyle görüşme sürecinde yaratılacak tıkanıklık 12 Aralık tarihini başarıyla geçmek isteyen Rum tarafının AB üyesi olmasına hizmet edeceğine inanmaktayım.

Kıbrıs Türklerini dışta bırakmak suretiyle Rumların tek başına AB üyesi olmasını sağlayacak senaryolara prim verilerek 12 Aralık tarihine kadar Kibrıs’ta bir çözüme varılmaz ve bunun sorumluluğu Türk tarafına yüklenerek Rumların tek başına AB üyesi olması durumunda bu sonucun faturası Kıbrıs Türkleri ve Türkiye tarafından ödenecektir. Böyle bir sonuç şu anda elde ettiğimiz zeminin bir daha geri gelmemek üzere kaybedilmesi demek olacaktır.

12 Aralık tarihine kadar bir çözüme imza koymak gereğinin bilinci içinde, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Kıbrıs Planı’nın Kıbrıs Türk halkı lehine iyileştirmesine yönelik pazarlıkların 12 Aralık tarihine kadar sürdürülmesi ve özetle aşağıda belirttiğimiz konuların da bu süreçte ele alınması gerektiğini düşünmekteyim.

Ancak yapılacak görüşmelerde ele alınacak hususlar 12 Aralık öncesinde iki lider arasında bir anlaşma metni imzalanmasını engelleyecek şekilde ele alınmamalıdır.

Ayrıca Türk tarafı olarak BM Genel Sekreterine iletilecek resmi yanıtın Türk tarafının pozisyonunun Annan Planının çok uzağında olduğu ve makul bir çözümün arzulanmadığı izleniminin uluslararaası toplumda yaratılmaması gerektiğini belirtmek isterim. Bu konuda eğer doğru ise partimiza ulaşan bilgilerin bizi ciddi şekilde kaygılandırdığını da ifade etmekte büyük yarar görmekteyim.

1- Anlaşma sonucu Türk parça devletine gelecek olan Rum nufusun 1/3 oranı yerine % 20 oranıyle sınırlandırılması ve günü geldiğinde 1/3 oranına çıkılıp çıkılmayacağının iki parça devlet tarafından yeniden değerlendirilmesi.

2- Yer değiştirecek Kıbrıslı Türklerin değişecek yere en yakın bölgeye toplu olarak ve konut, iş,tazminat ve benzeri somut güvencelerin parasal kaynaklarla birlikte planda yer alması.

3- Bölgeler/parça devletler arasındaki ekonomik farklılıkları giderecek somut önlemler planda kaynaklarıyla beraber yer almalı. Ortak Devlet’in bölgelere nufus oranında ayıracağı kaynaklara ek olarak ekonomik farklılıkların giderilmesi için ayrılacak kaynağın belirlenmesi.

4- KKTC’nin anlaşma öncesi borçlarının Türk parça devleti tarafından, Kıbrıs Cumhuriyetinin anlaşma öncesi borçlarının Rum parça Devleti tarafından ödenmesi.

5- Türk parça devletine gelecek olan Rum nufusun siyasal hakları planda Türklerle Rumlar arasında yasamada ve Başkanlık Konseyinde oluşturulan dengeyi bozmayacak şekilde düzenlenmelidir.

6- Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yaptığı uluslararası anlaşmaların ve yükümlülüklerin hangilerinin Ortak Devlete devredileceği gözden kaçırılmamalıdır.

7- Toprak oranında ciddi değişiklikler yapılamayacağı bilince içinde pazarlık yapılması ve sınır düzenlemelerinin kantonal düzenlemeler de gözardı edilmeyerek iyileştirilmesi için çaba harcanması”

TKP, Denktaş’ın katılmaması nedeniyle Kıbrıs Türk halkı açısından tam bir başarısızlıkla sonuçlanan Kopenhag Zirvesi’nden sonra 14 Aralık 2002 günü, 15 Aralık 2002 tarihli Genişletilmiş Yürütme Kurulu toplantısından sonra 16 Aralık 2002 günü ve 20 Aralık 2002 tarihli Parti Meclisi toplantısından sonra 21 Aralık 2002 günü kamuoyuna yaptığı açıklamalar ile aldığı kararları ve görüşlerini duyurmuştur. TKP, “Barış Güçlerinin çözüm insiyatifini ele alarak hem görüşme sürecinde hem de Kıbrıs’la ilgili kararların alınmasında aktif ve belirleyici rol üstlenmesi” gereğini vurgulamıştır.

TKP özetle şu değerlendirmede bulunmuştur:

“1- Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs’la ilgili olarak alınan karar çözüm ve Avrupa Birliği karşıtlarının bugüne kadar savundukları anlayışın ve yanlış politikaların iflas ettiğinin somut bir göstergesidir. Partimizin bugüne kadar yaptığı tüm uyarılara karşın, Rumların tek başına Avrupa Birliği’ne girmelerine hizmet eden bu kararın alınmasına destek vermiş olan Denktaş ile çözüm ve AB karşıtı güçler, Rumları dünden daha güçlü, Kıbrıs Türk halkını ise dünden daha zayıf konuma getirmiştir.

2- Bu kararın ortaya çıkardığı bütün olumsuzluklara karşın, gerek AB üyesi ülkelerin gerekse Birleşmiş Milletlerin 28 şubata kadarki süre içinde Annan Planı temelinde bir çözüme kapı açmış olmaları, hala daha önümüzde değerlendirilebilecek bir tarihi bir fırsatın varolduğunu göstermektedir.

3- Bu aşamada yeni görevimiz, önümüzdeki bu yeni sürecin bir kez daha kaçırılmasına fırsat vermeyecek toplumsal bir birlik ve bir dinamizm içinde hareket etmek olmalıdır. Siyasal Partiler dahil, tüm demokratik örgütlerle halk kesimlerini kucaklayan bir dayanışmanın içinde tek gündem olarak çözüm ve Avrupa Birliği hedefinde birleşmek, tüm dünyaya tek ses halinde mesaj vermek ve etkin eylemlerle 28 şubatı Kıbrıs Türk halkının hak ve çıkarlarını sağlayan bir zafere dönüştürmek tek yol olarak görülmektedir.

4- Denktaş’ın liderliği altında Kıbrıs Türklerinin barışa ve başarıya ulaşmasının mümkün olmadığı görülmüştür. Kıbrıs Türk halkının kaderini ve geleceğini belirleyecek olan bu süreçte çözüm insiyatifini ele almak ve gerek görüşme sürecinde gerekse kararların alınmasında aktif ve belirleyici olarak yer almak zorunlu hale gelmiştir. Bu çerçevede, özellikle Türkiye’nin, sorunun çözümü yönündeki belirleyici rolünü de dikkate alarak karşılıklı her türlü görüşmenin yapılması ve bu arada diğer üçüncü taraflarla da doğrudan ilişkiye geçilmesi gerekmektedir.

5- Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, 28 şubat fırsatının da kaçırılması halinde, Annan Planı ile elde ettiğimiz hakların hiçbiri elimizde kalmayacaktır. Bir süre sonra Kıbrıs sorununun çözüm zemini BM’nin insiyatif alanından AB’nin yetki alanına doğru kaymaya başlayacaktır. Türkiye, AB üyesi bir ülkenin toprağı üzerindeki bir işgalci olarak nitelendirilecek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki karşılanamaz taleplerle yüklü binlerce dosyanın karara bağlanması süreci çalıştırlacaktır. AB mevzuatı gereğince 1960 anlaşmalarının ötesinde bir hak talebinde bulunmak olanaksız hale gelecektir”

TKP bir yandan çözüm ve AB üyeliği için mücadele eden Kıbrıs Türk örgütlerinin bir BARIŞ KONSEYİ oluşturarak Kıbrıs konusunda sürdürülen görüşme sürecine taraf olmasını ve çözüm insiyatifini ele alarak Kıbrıs’la ilgili kararların alınmasında aktif ve belirleyici rol üstlenmesini savunurken diğer yandan da 12 Aralık Kopenhag Zirvesi’nde Kıbrıs Türkü’ne ağır bir darbe vuran Denktaş’ın “görüşmecilik” görevinden alınması ve görüşmelerde taraf olmak üzere etkin ve yetkili bir Parlamento Konseyi’nin oluşturulması için Meclis’e öneri sunmuştur.

TKP’nin bu önerileri gerçekleşmemiştir.

Denktaş’ın “görüşmecilik” görevinden alınması önerisi ile “görüşmelerde taraf olmak üzere etkin ve yetkili bir Parlamento Konseyi’nin oluşturulması” yönündeki TKP önerisi, UBP ve DP’nin oyları ile Meclis’te reddedilmiş ve bu iki partinin önerisi doğrultusunda “Denktaş ile istişare içinde çalışacak bir Parlamento Konseyi” oluşturulmasına karar verilmiştir.

TKP “istaşari” olması nedeniyle bu konseye üye vermemiş ancak herşeye karşın iyi niyetli çalışmalarını sürdürerek Parlamento Konseyi’nin etkin bir şekilde çalışmasını sağlamak için diğer partilerle birkaç kez biraraya gelmiştir. TKP karşı olmasına rağmen, Meclis’teki diğer tüm partilerin Denktaş ile görüşme yapılması isteğine de iyi niyetle katılmış ve bu çerçevede Denktaş’la yapılan görüşmelere iki kez katılmıştır.

Ne var ki gerek Denktaş’la yapılan toplantılardan gerekse Denktaş’ın Annan Planı ile ilgili olarak partilere gönderdiği görüşlerinden, Denktaş’ın politikalarında, tutum ve davranışlarında herhangi bir değişiklik olmadığı ve Denktaş’ın 28 Şubat’ın da atlatılmasına yönelik stratejilerine devam etmekte olduğu görülmüştür.

Denktaş, bu toplantıları, siyasal partilerle görüşüyor havası yaratarak 28 şubat sürecini atlatmak için zaman kazanmak, tüm partilerle birlikte Kıbrıs sorununa çözüm arayışı içinde olduğunu göstermek, Türkiye kamuoyunda sorgulanır hale gelen liderliğinin devam ettiğini göstermek ve halk nezdinde sıfırlanan itibarını yeniden elde etmek amacına yönelik bir taktik olarak değerlendirmek istemiştir. Denktaş özellikle TKP ve CTP’nin bu toplantılarda yer almasını zamana oynamak ve itibar kazanmak için ‘bulunmaz bir fırsat’ olarak kullanmak istemiştir.

TKP, Denktaş’ın bu niyetlerine ve oyunlarına fırsat vermemiş ve Denktaş ile siyasi partiler arasında devam eden görüşmelere katılmayacağını açıklamıştır.

TKP’nin toplantılardan çekilmesi Denktaş’ın oyunlarını bozmuştur. Bunun üzerine Denktaş, diğer partilerle devam ettiği ilk toplantı sonrasında hem toplantıya katılmayan TKP’yi uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf olarak suçlamış hem de literatüre ‘buzdolabı siyaseti’ olarak geçecek olan esas niyetini açıklamıştır. Buna göre, “çözüm olsa bile Türkiye girmeden Kıbrıs Türkleri’nin Avrupa Birliği’ne girmesi mümkün değildir ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne gireceği tarihe kadar ‘çözüm’ buzdolabında bekletilmelidir.”

TKP’nin haklılığı Denktaş’ın bu açıklaması ile bir kez daha kanıtlanmıştır. Denktaş’ın seslendirdiği bu politika, onun neden çözüm istemediğini, neden uzlaşmaz taraf olduğunu ve görüşmelerden her zaman kaçtığını, 16 Ocak 2002 tarihinden beri Kliridis ile görüşmesine karşın neden ‘müzakere’ yapmadığını, Annan Planı’na neden çok ağır ifadelerle saldırdığını, Annan Planı’nda Kıbrıslı Türkler açısından sağlanan yaşamsal önemdeki hakları neden görmezlikten geldiğini ve plandaki gerçekleri neden tahrif ederek uyduma senaryolar çizdiğini açıklamaktadır.

Denktaş’ın “uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf “olarak suçladığı Toplumcu Kurtuluş Partisi şu özet içerikle suçlamayı hemen yanıtlamıştır:

“Uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf olarak TKP’yi göstermeye çalışan Denktaş, ayni beyanatında nasıl bir uzlaşma aradığını da açıklamıştır. Denktaş Kıbrıs sorununa çözüm bulunsa bile çözümü buzdolabına koyacağını ve Türkiye girmeden Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliğine girmesine karşı çıkacağını açıklamıştır.
Denktaş’ın daha önce de seslendirdiği bu politika ile TKP’nin Kıbrıs politikalarının uzlaşması veya örtüşmesi mümkün değildir.

Kaldı ki Denktaş’ın bu politikaları meydanları dolduran onbinlerce yurttaşımız tarafından da reddedilmiştir.
Dolayısıyla eğer sayın Denktaş gerek TKP ile gerekse Kıbrıs Türk halk ile ciddi anlamda bir uzlaşma arıyorsa Kıbrıs Türk halkının çözüm ve Avrupa Birliği hedefi doğrultusundaki politikalarını savunmak zorunda olduğunu kavramalıdır”

TKP’nin ve halkın yoğun tepkisi üzerine bu söylemini yumuşatma ve sempatik gelebilecek düzenlemeler içinde görüşlerini kamuoyuna kabul ettirme ihtiyacı duyan Denktaş, TKP dışındaki diğer partilerle yaptığı ikinci Saray Toplantısında ‘ekonomik moratoryum’ olarak adlandırılan yeni bir öneri ortaya atmıştır. Denktaş’ın yeni önerisine göre, “Bir çözüme ulaşılsa bile Kıbrıslı Türkler Rumlarla ayni ekonomik seviyeye gelene kadar Avrupa Birliği dışında kalmalıdır”
Denktaş ve bazı parti başkanları tarafından toplantı sonrasında basına yapılan açıklamada bu görüşün tüm partiler tarafından kabul gördüğü belirtildi.

TKP, “Çözümü geciktirmek ve çözüm olsa bile Türkiye girene kadar AB dışında kalmak” politikasının değişik bir versiyonu olan ‘ekonomik moratoryum’ görüşüne karşı da yoğun bir tepki göstermiş ve AB dışında kalarak Türk tarafının ekonomik seviyesinin Rum tarafı ile eşitlenmesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır.

TKP, 11 Ocak 2003 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde hem Saray Toplantılarına karşı çıkmış, hem de Denktaş’ın bu önerisini ve temel yaklaşımlarını eleştirerek bunun gelecekte Kıbrıs Türk halkı için yaratacağı tehlikelere bir kez daha dikkat çekmiştir:

TKP’nin basın bildirisinde özetle şöyle denmiştir:

“Cumhurbaşkanı Denktaş çözüm olsa bile bunu buzdolabına kaldırmak ve Türkiye girmeden Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliği’ne girmesini engellemek için yeni senaryolar üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.
Doğu Alman modeli bir uygulama ile Kıbrıslı Türkleri azınlık hakları ile Rumlara yama yapmaktan ve 1974 öncesine döndürmekten başka hiçbir sonuç doğurmayacağı ve halkımızı tam bir felakete sürükleyeceği bilinen bu senaryonun halkımız tarafından onaylanması mümkün değildir.

Denktaş’ın eskiden beri dile getirdiği ve Ankara’dan başlayarak yüksek seviyeden seslendirdiği bu politika meydanlara toplanan onbinler tarafından reddedilmiştir.

Denktaş, halkın bu tepkisini azaltmak ve kabul edilebilir şekle sokmak için, bu senaryoyu sempatik gelebilecek düzenlemeler içinde kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Cumhurbaşkanlığında siyasal partilerle sürdürdüğü görüşmelerde bu konuda uzlaşma aramakta ve Kıbrıs Türkleri’ni AB dışında tutma senaryosunu ‘ekonomik moratoryum’ formülü ile halka benimsetmeye çalışmaktadır.

Bir çözüme ulaşılsa bile Kıbrıslı Türkleri “Rumlarla ayni ekonomik seviyeye gelene kadar” Avrupa Birliği dışında tutma çabaları, Denktaş’ın çözümsüzlük politikalarının devam ettiğini göstermektedir.

Kıbrıs Türk ekonomisinin Rum ekonomisi ile eşitlenmesi Avrupa Birliği dışında kalarak değil, Avrupa Birliği’ne girerek mümkündür.

Denktaş’ın “Avrupa Birliği bize muhtaçtır o nedenle bizimle ikili ilişkiler kurmak zorundadır” şeklindeki düşünceleri ile zaman kaybetmek yerine Avrupa Birliği üyesi olmak ve ekonomik eşitliği sağlayacak destekleme projeleri üzerinde yoğunlaşmak en doğru tavır olacaktır.

Talepler dışarıda kalma koşuluna göre değil, AB’ye üye olma şartlarına uygun olarak yapılmalıdır.
Cumhurbaşkanı Denktaş’ın bu çabaları, TKP’nin ‘saray görüşmelerine’ katılmamaktaki haklılığını da bir kez daha göstermiştir.

Denktaş hala daha, Kıbrıs’ta 28 şubata kadar bir çözüme ulaşarak AB’ye üyeliği hedef olarak kabul ettiğini açıklamamaktadır. Çözüm olsa bile Kıbrıs Türkü’nün AB üyeliğini nasıl engelleyeceğinin formüllerini aramaya devam etmektedir. Dün bunu ‘Türkiye’nin üyelik şartına bağlayan Denktaş, bugün ‘Ekonomik moratoryum’ koşuluyla halka benimsetmeye çalışmaktadır. Ama her hal ve durumda Denktaş’ın bütün formüllerinin temelinde Kıbrıs Türkleri’nin AB dışında kalması senaryosu yatmaktadır.”


Türkiye AB’ye üye olmadan Kıbrıs’ta bir çözüme varılamayacağını ve çözüm olsa bile Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliğine giremeyeceğini temel politika olarak karara bağlamış Denktaş ile onu destekleyen TC asker-sivil bürokrasi 12 Aralık’a kadarki süreçte yaptıkları gibi 28 Şubat’ı da Kıbrıs Türkleri açısından başarısızlıkla sonuçlandırdı.
Arkasından 10 Mart’ta Lahey’de yapılan toplantı da aynı çevrelerin “çözümsüzlük” politkasına kurban edilerek Kıbrıs Türk halkının ‘referandum’ hakkı engellendi.

TKP 12 Mart 2003 tarihinde basına yaptığı açıklamada özetle şu değerlendirmede bulundu:

“Lahey toplantısı 39 yıldır Kıbrıs’ta iki toplum arasında yaşanmakta olan ve sadece Kıbrıs Türk ve Rum halklarını değil Kıbrıs’la ilgili tüm tarafları rahatsız eden bir sorunun çözümlenmesi için BM ve uluslararası toplumun da katkılarıyla yaratılan fırsatın heba edilmesiyle ve Annan Planı’nın ortadan kalkmasıyla sonuçlanmıştır.

Kıbrıs Türk halkı açısından yaşamsal önemde olan böyle bir fırsat Kıbrısta barışa ve Kıbrıs Türklerinin Avrupa Birliğine girmelerine karşı olan Denktaş ile Ankara’daki asker-sivil bürokratların “ çözümsüzlük çözümdür ” şeklinde ifade edilen politikalarının ve tutumlarının sonucudur.

Kıbrıs Türk halkının eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde kendi kendini yöneten bir devlet yapısı içinde çağdaş- dünya toplumları arasındaki yerini almasını sağlayacak olan Annan Planı’nın reddedilmesi mevcut fiili yapılanmanın uluslararası hukuk içinde yasal bir zemine oturtulmasını da engellemiş olmaktadır.

Lahey’deki gelişmeler ve Planın halkın oyuna sunulmasının engellenmesi hem Denktaş’ın hem de Ankara’nın asker-sivil bürokrasisinin Kıbrıs Türkleri’nin kendi geleceklerini belirleme hakkını tanımadıklarını da somut olarak gösteren önemli bir belge niteiğindedir.

Sonuç itibarıyla Türk tarafınının Lahey’deki tutumu, yeni Kıbrıs’ın iki toplumlu olarak AB’ye girmesini engelleyen ve Rum tarafının Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tek başına AB’ye girmesini sağlayan bir sonuç yaratmıştır”

TKP Bu gelişme üzerine halkımızın çözüm ve AB iradesini dünyaya göstermek ve uluslararası camianın dikkatini canlı tutmak için sivil toplum örgütlerinin ve üyelerinin yoğun katılımı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurulmasını istedi.

TKP’nin bu önerisi gerçekleşmedi.

Lahey başarısızlığı 16 Nisan 2003 tarihli Atina Zirvesi’nde Rumların Kıbrıs Cumhuriyeti olarak ve bütün Kıbrıs adına üye olacaklarını gösteren net bir gelişme olmuştur.

TKP, bu süreci değerlendirmek ve gerek Lahey sonuçlarını değerlendireceği bilinen BM Güvenlik Konseyi kararında gerekse Atina Zirvesi’nde imzalanacak olan Kıbrıs’ın Katılım Belegesi’nde, çözüme açık bir kapı bırakacak ek bir paragrafın yer alması için hem BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a hem de küçük bazı değişiklerle Avrupa Birliği yetkililerine birer mektup yazarak bu talebini bildirdi.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan’a gönderilen mektup şöyledir:

“Sayın Kofi Annan
BM Genel Sekreteri,

Kıbrıs sorununun çözümü ve Kıbrıs’ta yaşayan her iki toplumun birlikte AB üyeliği için bugüne kadar sürdürülen çabalar, Kıbrıslı Türklerin büyük bir istekle beklediği sonuca ulaşamamıştır.
Bu konuda BM Genel Sekreteri olarak, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumların hak ve çıkarlarını dengeli bir plan içinde çözümleme gayretlerinizin başarıya ulaşamaması, Kıbrıs sorununun başladığı günden beri en büyük zararı görüş olan Kıbrıslı Türkleri derinden üzmüştür.
Özellikle, Lahey başarısızlığı, Kıbrıslı Türklerin kendi gelecekleri hakkında karar verme hakkının ellerinden alındığını gösteren elle tutulur, gözle görülür somut bir sonuçtur. Uluslararası kamuoyunun gözleri önünde cereyan eden bu gelişme karşısında, Birleşmiş Milletler’in insiyatif kullanmaktan ve Kıbrıs Planı’nı ileriye götürme kararlılığından vazgeçtiğini açıklaması ve 16 Nisan’a kadarki sürecin uzlaşmazlığa hediye edilmesi Kıbrıs Türkleri arasında hayal kırıklığı yaratmıştır.
İnanıyorum ki özgürlük ve demokrasi içinde, kendi gelecekleri için karar verme hakkına sahip olan çağdaş toplumlarda olduğu gibi Kıbrıslı Türkler için de bu yöndeki talepleri ve hakları başta BM olmak üzere uluslararası kamuoyu tarafından destek görecek ve Kıbrıs Türkleri yalnız bırakılmayacaktır. Toplumcu Kurtuluş Partisi, yaşanmakta olan olumsuzluklara rağmen 16 Nisan’a kadar tarafınızdan sunulan Kıbrıs Planı çerçevesinde bir çözüm için Birleşmiş Milletlerin girişimlerini sürdürmesi gerektiğine inanmaktadır.
16 Nisan’a kadar bir çözüme ulaşılamaması halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından imzalancak Katılım Belgesi’ne, BM Planı çerçevesinde bir anlaşmanın imzalandığı tarihte Kıbrıs’ın, içinde Türklerin de yer alacağı yeni statüye uygun olarak AB muhtesebatına uyarlanacağı konusunda bir düzenlemenin yer alması için destek ve girişimlerinizi beklemekteyiz.
BM Güvenlik Konseyi kararında Kıbrıs Türk halkının çözüm ve AB yolundaki iradesine güçlü ve aktif bir destek verileceği inancıyla saygılarımı sunarım.”


SONUÇ
Kıbrıs sorununun Annan Planı zemininde çözümü ve Avrupa Birliği üyeliği için en uygun zaman dilimi, çözüm karşıtı güçlerin Kuzey Kıbrıs’ı ‘koz’ olarak tutmak istemesi ve insan odaklı siyaset yerine toprak odaklı siyasetin tercih edilmesi nedeniyle harcanmaktadır. Annan Planı’nda ortaya konan takvim, Avrupa Birliği eşiğinde bulunan Rum tarafının, Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanına sahip olmaktan kaynaklanan gücünü çözüm isteksizliği doğrultusunda kullanmasını engellemeye yönelik bir fayda içermesine karşın, bu fırsat değerlendirilememiş, tam tersine, takvimde ısrarlı davranan BM Genel Sekreteri, Türk tarafına karşı bir sıkıştırma politikasının sahibi sayılarak çözüm karşıtı kesimlerin ağır eleştirilerine uğramıştır.

İlginçtir ki, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi, 28 şubat süreci, 10 Mart Lahey Zirvesi ve 16 Nisan AB Zirvesi hem Rum resmi tezi bakımından hem de Türk resmi tezi bakımından zaferle sonuçlanmıştır.

Rum tarafı tek başına ve bütün Kıbrıs adına AB üyeliği Katılım Belgesini imzalamış, Türk tarafı ise çözümsüzlüğün arkasında durarak Kuzey Kıbrıs’ı AB yolunda bir ‘koz’ olarak elde tutma amacını gerçekleştirmiştir.

Birbirine zıt gibi görünen hatta ‘düşmanlık’la süslenen bu politikaların kendi aralarındaki dayanışması elbette ki tarihin sayfalarında ‘örnek olaylar’ olarak yer alacaktır.

Ne var ki kaybeden, barış ve Avrupa Birliği üyeliği için, çağdaş bir yaşam için, kendi kimliği ile uygar toplumlar ve uluslararası hukuk içinde yer almak ve kendi kendini yönetmek isteyen Kıbrıs Türk halkı ile uygarlık projesine kilitlenerek çağdaşlaşma ve demokratikleşme hedefinde önemli adımlar atmaya çalışan, insan haklarına saygılı, değişimden yana Türkiye’nin aydınlık yüzüdür.

Türkiye bir gün mutlaka, Kıbrıs örneğinde olduğu gibi karşı karşıya bulunduğu sorunların, ulaşmaya çalıştığı hedefler için bir ‘koz’ olamayacağını, tam tersine gelişimin ve değişimin önündeki ‘engeller’ olduğunu görecektir.

Kıbrıs Türk halkı bütün bu gelişmelerin bilinci içinde, kendisine dayatılmak istenen azınlık statüsüne ve karşı karşıya bulunduğu tüm demokrasi dışı tehlikelere karşı kendi iç dinamiklerinin yarattığı ve dış dinamiklerin de dikkate almak zorunda kaldığı gücünü en geç 1 Mayıs 2004 tarihine kadar çözümü sağlayacak bir mücadeleye dönüştürmeli ve yanlış politikalara kurban edilmekten kurtulmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Başa Dön

Genel Merkez: 44, II. Selim Caddesi Lefkoşa - Kıbrıs (Mersin 10/Turkey)
Tel. (392) 227 2555 - 227 2808 - Fax:2287539
e-mail:
info@toplumcukurtuluspartisi.org