|
Kıbrıs Sorunu ve Annan Planı hakkında
kısa bir değerlendirme
BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından Türk ve Rum toplum liderlerine
sunulan ve halkımız arasında Annan Planı olarak adlandırılan Kıbrıs
Sorununun Çözümü İçin Kapsamlı Anlaşma Temeli başlıklı belge, revize
edilmiş iki şekli de dikkate alındığında, yaklaşık 150-200 sayfayı bulan
hacmi ile, Kıbrıs sorununun tüm yönlerine, yerel ve bölgesel koşulları,
uluslararası siyasal konjonktürü ve uluslararası hukuk normlarını da
dikkate alarak siyasi ve hukuki olarak çözüm öneren, her iki toplumun
hak ve çıkarlarını, endişelerini ve isteklerini, dengeli, dikkatli ve
detaylı bir çalışma ile yanıtlayan kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür.
Annan Planı, bazı kesimlerin iddia ettikleri gibi dış güçlerin
dayattığı bir plan değil, 30 yılı aşkın bir süreden beri iki taraf
arasında sürdürülen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, daha önce sunulan
ve tartışılan planları ve masadaki diğer tüm unsurları dikkate alarak
bütünleştiren adil ve dengeli bir metindir.
Elbette ki Annan Planı, ne Türklerin ne de Rumların tüm isteklerine
yanıt vermemektedir. Planın böyle bir içeriğe sahip olması da esasen
beklenemezdi. Sadece bir tarafı tatmin eden bir planın Kıbrısta kalıcı
bir çözümü sağlamasının mümkün olmadığı açıktır.
Her iki toplumun hak ve çıkarlarını, dengeli bir bütünlük içinde koruyan
Annan Planı, özellikle Kıbrıs Türklerinin yıllardır verdiği mücadelede
hedeflediği, eşitlik, egemenlik, güvenlik ve iki bölgelilik temelinde
içte iki, dışa karşı tek temsiliyeti olan bir devlet yapısını ve bu yapı
içinde kendi kimliği ile çağdaş toplumlar arasında yerini alan, kendi
kendini yönetme erkine sahip bir toplum yapısını öngören içereği
nedeniyle TKP tarafından desteklenmiştir.
Annan Planı, adadaki Türk-Yunan dengesinin korunması, adanın
silahsızlandırılması ve askerden arındırılması, askerliğin kaldırılması,
Türkiyeden Kıbrısa akatarılan nufus, güvenlik ve garantiler ile iki
toplum arasında güven yaratılması, karşı devlette ikamet edecek nüfus
ile mülk iadesine bağlı deregasyonlar, seçim ve temsiliyet hakkı, toprak
ayarlaması, mülkiyet ve Kıbrıs konusunda karşılaşılan daha bir çok temel
soruna da çözüm getirmektedir.
KIBRISTA VARILACAK BİR ANLAŞMAŞMANIN GENEL
ÇERÇEVESİ
TKP tarafından Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin olarak savunulan
politikaların doğruluğu ve tutarlılığı Annan Planının gündeme gelmesi
üzerine başlayan süreçte de yaşanarak anlaşılmıştır.
Avrupa Birliğine girilmeden önce Kıbrısta bir çözüme varılması ve
çözümde elde edeceğimiz deregasyonlar ile birlikte Avrupa Birliği
üyeliğinin gerçekleşmesinin önemi bugün daha net olarak
algılanabilmektedir. Annan Planında öngörülen takvime dayalı birçok
tarihin heba edilmesi nedeniyle büyük bir risk altına sokulan böyle bir
çözüm için 1 Mayıs 2004 yılına kadar halen açık görülen bu fırsatın
değerlendirilmemesi halinde Kıbrıs Türk halkının azınlık statüsüne
düşeceği ve eşitlik-egemenlik temelinde iki kesimli, iki devletli bir
yapının gündemden kalkacağı herkes tarafından görülebilmektedir.
Kıbrısta
varılacak bir anlaşmanın genel çerçevesini birçok kez kamuoyuna duyuran
TKP, Denktaş ile Kliridis arasında başlayan yüzyüze görüşmeler nedeniyle
28 Şubat 2002 tarihinde Cumhurbaşkanı Denktaşa yazdığı yazıda da yniden
dile getirmiştir. Buna göre;
1- Kıbrısta varılacak bir çözüm, iki tarafın da hak ve çıkarlarını
koruyan, karşılıklı kabul edilebilir, anayasal açıdan iki toplumlu,
toprak açısından iki kesimli, eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde
yeni bir ortaklıkla mümkündür.
2- Federasyon-Konfederasyon tartışmasına girilmeden, terminoloji
yerine içeriğin tartışılması gereği artık sadece TKPnin görüşü değil,
BM, AB ve TC yetkilileri dahil herkesin kabul ettiği bir yaklaşım
olmuştur. İçte iki kesimliliğin gerektirdiği ikili yapı, tek
uluslararası kimlikle dış dünyada temsil edilmelidir.
3- Yetkilerin dağılımı ve egemenlik konusunda, yetkilerin kanatlardan
ortak devlete mi, ortak devletten kanatlara mı verileceği tartışması
yerine birinin veya hem kanatların hem de ortak devletin yetkilerinin,
görüşme masasında belirlenmesi ve listelenmesi uygun bir yöntem
olacaktır. Artık yetkiler konusunun çözümlenmesi de ihmal
edilmemelidir.
4- Ortak devletin egemenliği ortak, eşit ve tüm ada üzerinde,
kanatların egemenliği ise aldıkları yetkiler kapsamında olmalıdır.
Ayrıca, bu tür kavramların uluslararası kabul görmüş anlamlarını da
dikkate alarak çıkış yolu üretilmelidir.
5- İsviçre ve Belçika Kıbrıs sorununun çözümünde örnek alınabilir
yapılardır.
6- Merkezi devletin bir Anayasası ve bu Anayasa çerçevesinde
oluşturulacak yasama, yürütme ve yargı organları olmalıdır.
7- Yasama bir alt bir de üst Meclisten oluşmalıdır.
8- Dönüşümlü Başkanlık konusu ile Başkanlık seçimlerinin Türk ve Rum
toplumlarının eşit ağırlıklı oyları ile müşterek yapılması birlikte
çözümlenmelidir.
9-Yargı eşit sayıda temsilcilerden oluşmalıdır.
10-Varılacak çözümde Kıbrıs Türklerinin önemle üzerinde durduğu yaşam
hakkı ve güvenlik konusu ile Kıbrıs Rumlarının önemle üzerinde
durduğu dolaşım, yerleşim ve mülkiyet haklarının uzlaştırılması
gerekmektedir. Yaşam ve güvenlik hakkı önceliklidir. Bununla beraber
uluslararası kabul gören üç özgürlükler konusunu görmezden gelmek
mümkün ve doğru değildir. O nedenle dolaşım, yerleşim ve mülkiyet
hakkı, takvime ve teşvik edici sınırlandırmaya tabi olmalı ve gerekli
derogationlar sağlanmalıdır.
11- İki toplumun ortaklığına dayalı yeni devlet iki bölgeli bir yapı
üzerine bina edileceğine göre, Rumların kuzeyde bıraktıkları taşınmaz
malların tümünün iadesi hem çözüm amaçlarına ve hedeflerine aykırıdır
hem de fiilen mümkün değildir.
12-Toprak, anlaşma yolunu açacak bir al-ver sürecinde Türk tarafının
Rumlara verebileceği tek kaynak olarak görülmekte ve karşılıklı kabul
edilebilir bir anlaşmanın yolunu açacak temel unsurlardan birisi
olarak kabul edilmektedir.
13-Toprak aynı zamanda mal-mülk konusu ile göçmenler sorununun da
anahtarı durumundadır.
14-Verilecek toprak miktarı Türk kontrolündeki bölgeye yerleşecek Rum
nufusunun sayısını da belirleyecektir. Sayı ve yerleşimle ilgili
konularda Gali Fikirler Dizinden yararlanılabilir.
15- Toprak ayarlaması Doruk anlaşmaları ve Gali Fikirler Dizinde de
ifade edildiği gibi nüfus, mülkiyet oranı, ekonomik ve toprak
verimliliği ile mümkün olan en az sayıda Türkün etkileneceği bir
anlayış çerçevesinde yapılmalıdır.
16-Verilecek bölgelerde ikamet eden Türk nüfusun mağdur olmaması için
çeşitli önlemler ve tercih hakları önerilmelidir.
17-Yeni yerleşim bölgelerine aktarılacak Türk nufusu için makul bir
zaman dilimi ve teşvik tedbirleri ile iş, üretim ve rehabilitasyon
olanakları yaratılmalıdır.
18-Tazminat konusu sadece mal-mülk konularında değil, yer değiştirecek
Türk nüfusu için de geçerli olmalıdır.
19-Garanti ve İttifak anlaşmaları yürürlükte kalmalı, Türkiyenin
garantisi devam etmelidir.
20- Bir çözümde taraflardan hiçbirinin kaybetmemesi ve her iki tarafın
da kazançlı çıkması koşuldur. Bunun sağlanabilmesi, tarafların
ellerindeki avantajların, karşılıklı al-ver anlayışı içinde adil
paylaşımı ile olanaklıdır.
21- Tarafların görüşleri, al-ver süreci çalıştırılarak
yakınlaştırılmalı ve uzlaştırılmalıdır. Bu konuda Gali Fikirler
Dizisindeki çözüm yolları ve öneriler dikkate alınmalıdır.
22- Haziran ayına kadar bir çerçeve anlaşmanın hedeflenmesi, bu
çerçeve anlaşmanın imzalanması ile birlikte Rum-Türk Avrupa Birliği
ortak komisyonunun kurulması ve 2002 sonu itibarıyle tüm konularda bir
mutabakata varılması hedeflenmelidir.
23-Andlaşma, tarafların referandumuna sunulmalıdır.
24- TKPnin özetle çizdiği bu çerçevenin detaylandırılması ve halkın
benimsemesi için hem siyasi hem de teknik seviyede birlikte çalışma
yapılması gerekmektedir.
25-Çözüm sürecini kolaylaştırmak ve Türk tarafının çözüme yönelik
iradesini somutlaştırmak için;
a-İki toplumlu temaslar, karşılıklı ilişkiler ve güven yaratıcı
önlemler yaşama geçirilmeli
b- AB ile ilişkiler iyileştirilmeli
c-İçte tabular yıkılmalı, özgürce tartışma ve demokratikleşme
alanında adımlar atılmalıdır.
ANNAN PLANININ KISA BİR DEĞERLENDİRMESİ
TKPnin Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin önerileri ile Annan Planının
öngördüğü çözüm büyük ölçüde örtüşmektedir. Plan, Kıbrıs Türk halkının
temel hak ve çıkarlarını korumakta, endişelerine yanıt vermekte,
eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde iki kesimli, içte iki devletli
dışa karşı tek ve ortak devleti öngören bir yeni yapılanma içinde kalıcı
bir barışın sağlanması için sorunun çeşitli yönlerine geçerli çağdaş
normlarla çözüm bulmakta, çözümün AB üyeliğinden önce gerçekleşmesi için
takvim önermekte ve Kıbrıs Türk halkını kazandığı haklarla birlikte
kendi kimliği ile uluslarası hukuk içine taşımaktadır.
Planın öngördüğü çözümde Kıbrıslı Türklerin önemle üzerinde durduğu
yaşam hakkı ve güvenlik konusu ile Kıbrıslı Rumların önemle üzerinde
durduğu dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakları adil ve dengeli bir
yaklaşımla uzlaştırılmaktadır.
-
ADİL, DENGELİ VE KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM
Annan Planı, yaklaşık 40 yıldır devam eden, bölgenin ve dünyanın
önemli bir sorununu, Kıbrısta yaşayan her iki toplumun hak ve
çıkarlarını da gözeterek, adil ve dengeli bir şekilde çözümlemeyi
amaçlayan kapsamlı, hukuki ve siyasi bir çalışmanın ürünüdür.
-
İKİ KESİMLİLİK ve İKİ KURUCU DEVLETE DAYALI YAPI
TKP, Kıbrısta varılacak bir çözümde, terminoloji yerine içeriğin
tartışılması gereğine dikkat çekerek içte iki kesimliliğin
gerektirdiği ikili yapı ve tek uluslararası kimlikle dış dünyada
temsil edilecek yeni bir devlet yapısını savunmuştur.
Annan Planı, 1960 yılında kurulan ancak kurucu ortaklardan biri olan
Kıbrıslı Türklerin dışlanması ve haklarının gasbedilmesi sonucunda
bütünüyle Kıbrıslı Rumların denetimine geçen Kıbrıs Cumhuriyetinin
yerine Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kurmakta ve
Kıbrıslı Türklerin kurucu ortaklık hakkını kabul ederek Kıbrıs Türk
Devletini bu yeni ortak devletin kurucu devleti yapmaktadır.
Plan, iki kesimliliğin muhafazası ve nufus bakımından daha az sayıda
olan Türk Kurucu Devletinindeki nufus dengesini bozmamak için ikamet
hakkına sınırlama getirerek karşı devletten yerleşecek nufus
sayısını %21 ile sınırlandırmıştır. Ayrıca AB ile imzalanacak
protokolda ortak devletin iki bölgeli karakterini ve kurucu
devletlerin kimliklerini koruma ihtiyacını tanıması sağlanmıştır.
-
EŞİTLİK-EGEMENLİK
Annan Planı, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların siyasi eşitliğini ve
biri Kıbrıs Türk Devleti diğeri ise Kıbrıs Rum Devleti olan kurucu
devletlerin eşit statüsünü temel almakta, yeni devletin bütün
kurumları ile işlevleri bu temel üzerine inşa edilmektedir. Buna göre
her bir taraf bir diğerinin siyasi eşiti olduğunu, sadece kendisini
temsil ettiğini ve başkasını temsil etmediğini, ilişkilerin bir
çoğunluk ve azınlık ilişkisi olmadığını, tarafların kendine özgü
kimliğini ve bütünlüğünü kabul etmekte, her bir taraf diğer bir tarafa
hükmetmekten feragat etmekte ve Kıbrıs, kurucu devletlerin eşit
statüsü temel ilkeleri çerçevesinde yapılandırılmaktadır.
Buna göre Parlamento, biri nufus oranına göre diğeri ise her iki
devletten eşit sayıda olmak üzere iki meclisten oluşmakta,
parlamentodaki temsiliyet ve oy haklarında asgari oranlar belirlenerek
nufusu daha az olan Kıbrıs Türk Devletinin Kıbrıs Rum Devleti
karşısındaki eşitliği güçlendirilmektedir. Başkanlık her on ayda bir
dönüşüme tabi olup siyasi eşitliğe ve eşit statüye vurgu
yapılmaktadır.
Yüksek Mahkeme, Mülkiyet Kurulu, Uzlaşma Komisyonu, Kamu Hizmeti
Komisyonu, Vatandaşlık Kurulu, Yabancılar Kurulu, Yeniden Yerleştirme
Kurulu, İzleme Komitesi ve benzeri tüm kurumlarda da iki devletin eşit
sayıda temsilci bulunduracağı öngörülmekte ve her iki meclisin
başkanları dahil olmak üzere kurumların başkan ve yardımcılarının aynı
devletten olamayacağı belirtilerek iki devletin eşitliği
yapılandırılmaktadır.
Kıbrısın diplomatik misyonlarının oluşumunda da eşitlik ilkesi
gözetilmekte New York ve Cenevredeki Birleşmiş Milletler, Avrupa
Birliği, Yunanistan, Türkiye, Birleşik Krallık, Fransa, Birleşik
Devletler, Rusya ve Çin gibi temsiliyet açısından büyük ve önemli
merkezlerdeki misyon şeflerinin her iki kurucu devletten eşit sayıda
olması gerektiği belirtilmektedir.
Geçmiş İşlemlerle ilgili olarak iki taraf arasında eşitlik
gözetilmekte ve Anlaşmanın yürürlüğe girmesinden önce Kıbrıstaki
herhangi bir makamın yasama, yürütme veya yargıya ilişkin bir
icraatının bu Anlaşmanın herhangi bir maddesi ile tutarsız veya
herhangi bir maddesine veya uluslararası hukuka aykırı olmaması
kaydıyla yürürlükte olmaya devam edeceği öngörülmektedir.
Egemenlik, ne Rumların savunduğu Tek ve bölünmez egemenlik ne de
Türk tarafının savunduğu Ayrı egemenlik şeklinde çözümlenmemiştir.
Annan Planında egemenlik Avrupa Birliği, Ortak devlet ve kurucu
devletler arasında paylaşılmaktadır.
Plana göre gerek Ortak Devlet gerekse Kurucu Devletler Anayasada
belirtilen yetkilerini egemence kullanırlar, birbirlerinin yetki ve
işlevlerini ihlal etmezler ve Ortak devletle kurucu devletlerin
yasaları arasında herhangi bir hiyerarşi yoktur.
Kıbrıs Türk Devleti ile Kıbrıs Rum Devleti eşit statüde olup,
Anayasanın koyduğu sınırlar çerçevesinde ve Anayasanın <ortak
devlet> hükümetine verdiği tüm yetkilerden arta kalan yetkileri, kendi
toprak sınırları içinde egemence kullanarak kendi Anayasaları altında
kendilerini özgürce yapılandırırlar.
Kurucu devletler kendi aralarında veya <ortak devlet> ile antlaşmalar
yapabilecek, İşbirliği ve Koordinasyonu geliştirebilecektir. Bu tür
antlaşmalarla taraflar kendi yetkileri dahilinde olan hususlarda,
ortak kurumlar ve kuruluşlar oluşturabilecektir.
Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyeliği sürecindeki politikasının
şekillendirilmesine <kurucu devlet> hükümetleri de katılacaktır.
Egemenlik, Türk tarafının ısrarla istediği ayrılma hakkını içermez.
Kıbrısın bir bütün veya kısmi olarak başka diğer bir ülke ile
birleşmesi veya herhangi bir şekilde taksimi veya ayrılması
yasaklanmıştır.
<Ortak devlet>in resmi dilleri Rumca ve Türkçedir. Kurucu devletler,
kendi milli marş ve bayraklarına sahip olup kendi tatillerini <ortak
devlet>inkilere ek olarak belirler ve uygular.
Parlamentonun her iki kanadında kabul edilen Anayasa değişiklikleri,
her iki <kurucu devlet>te, çoğunlukla onaylanmak üzere ayrı ayrı
referanduma sunulur.
Siyasal hakların kullanımı da, eşitlik ve egemenlik konusunda iki
kurucu devletten birinin diğeri üzerinde üstünlük ve farklılık
yaratmasını önlemek amacıyla çeşitli düzenlemelere bağlanmıştır.
-
GÜVENLİK ve TÜRK-YUNAN DENGESİ
Annan Planı özellikle Türk tarafının üzerinde önemle durduğu güvenlik
konusuna kapsamlı bir çözüm getirmekte, geçmişte Kıbrısta yaşanan
çatışmaların ve acı olayların bir daha yaşanmaması ve barışın kalıcı
olması için çeşitli düzenlemelere yer vermektedir.
Plan, iki kesimliliği güvenlik sorununun çözümünde anahtar olarak
kabul etmekte, Kıbrıs üzerinde Türk-Yunan dengesi kurmakta, Garanti ve
İttifak Antlaşmalarının oluşturduğu dengeye saygı gösterilmesini ve
Kıbrısın Türkiye ve Yunanistan ile özel dostluk bağlarının devam
etmesini öngörmektedir. Kıbrıs, ayrıca bir Avrupa Birliği üyesi ülke
olarak Türkiye'nin de Avrupa Birliği'ne katılımını destekleyecektir.
Plana göre Garanti Antlaşması ve İttifak Antlaşması yürürlükte kalır
ve mutatis mutandis yeni düzene uygulanır.
Planda, İttifak Anlaşması güçlendirilmiş, 1960 anlaşmaları ile 650
Türk ve 950 Yunan olmak üzere adada bulunan asker sayısı 6000 kişiye
çıkarılmıştır.
Garanti Antlaşması da aynı şekilde güçlendirilmiş, Kıbrıs'ın
bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeni yanında,
<kurucu devletlerin> de toprak bütünlüğü, güvenliği ve anayasal düzeni
kapsam içine alınmıştır.
Barışın kalıcı olması için, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler
arasında anlayış, hoşgörü ve karşılıklı saygıyı teşvik eden Uzlaşma
Komisyonu gibi kurumlar oluşturulmuş, bir tarafın diğer bir tarafın
kültürel, dini, siyasi ve sosyal kimliğine ve diline saygı göstermesi
gereği vurgulanmıştır.
Adanın silahsızlandırılması için çeşitli düzenlemeler yapılmış, Türk
ve Yunan askeri ve silah varlığı, tarafların birbirlerine üztünlük
sağlayamayacağı bir şekilde eşitlenmiş ve standartlaştırılmıştır.
Plan, Türkiyenin ABye üye oluncaya kadarki sürede Kıbrısın
topraklarının uluslararası askeri tatbikatlara açılmasını Türkiye,
Yunanistan ve iki Kurucu Devletin rızasına tabi tutmuş, Türkiyenin
ABye üye olmasından sonra ise sadece iki Kurucu Devletin rızasını
istemiştir.
Plana göre, her Kurucu devletin ayrı polisi olacak, kendi sınırları
içinde konuşlandırılıp görev yapacak ve kendi yasalarını ve kamu
düzenini koruyacaktır.
-
ULUSLARARASI TANINMIŞLIK ve DEREGASYONLARLARIN KABULÜ
Kıbrıs Türkleri uzun yıllar Kıbrıstaki varlığını koruma, eşitlik,
egemenlik ve güvenlik temelinde kalıcı bir barışa ulaşma ve içte iki
yapılı dışa karşı tek temsiliyeti olan bir devlet yapısı içinde, kendi
kimliği ile ve kendi kendi yöneten bir toplum olarak çağdaş dünya
toplumları arasındaki yerini almak ve çözümde elde ettiği
deregasyonlar ile uluslararası hukuka entegre olmak için mücadele
vermiştir.
Bu bağlamda TKPnin yıllar öncesinden başlayarak seslendirdiği Önce
çözüm ve kazanılmış deregasyonlarla birlikte çözümden sonra Avrupa
Birliği üyeliği şeklinde özetlediği politikasını hatırlatmakta yarar
vardır.
Annan Planı, Kıbrıslı Türklerin bu hedefe ulaşmasını sağlayan ve onu
Kıbrıs Türk Kurucu Devleti olarak uluslararası hukuk çerçevesinde
uluslararası tanınmışlığa kavuşturan bir içeriğe sahiptir.
Plan bu çerçevede hem Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinden hem de
Avrupa Birliğinden yeni anlaşma ile oluşan düzeni tanımasını
istemektedir.
Buna göre, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kıbrıs Rumları ile
Kıbrıs Türklerinin siyasal eşitliğini ve ayrı kişilikleri ile onların
Kıbrıs Devleti içindeki kurucu devletlerinin eşit statüsünü, Avrupa
Birliği de imzalanacak bir protokol ile, Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs
Türklerinin siyasal eşitliğini, iki kurucu devletin eşit statüsünü ve
yeni düzenin tek taraflı olarak değiştirilmesinin yasaklanmasını,
ortak devletin iki bölgeli karakterini ve kurucu devletlerin
kimliklerini koruma ihtiyacını tanıyacaktır.
Avrupa Birliği ayrıca, Kıbrıs Rumlarıyla Kıbrıs Türklerinin Yunanistan
ve Türkiye ile olan özel ilişkilerini de dikkate alacaktır.
-
MÜLKİYET-TOPRAK
Kıbrısta yaşanan olaylar nedeniyle ortaya çıkan mal-mülk sorunları,
kapsamlı bir biçimde, uluslararası hukuka uygun olarak ve mallarının
tasarrufunu kaybeden mal sahipleri ile şimdiki kullanıcıların kişisel
haklarına ve iki kesimlilik ilkesine saygı gösterilerek
çözümlenmektedir.
Yeni devlet iki bölgeli bir yapı üzerine bina edildiğinden Rumların
kuzeyde bıraktıkları taşınmaz malların tümünün iadesi engellenmiş ve
eşdeğerde mal bırakan veya malı değerinden fazla geliştiren mevcut
kullanıcılar lehine düzenlemeler yapılmıştır.
Bir anlamda Annan Planı, Denktaş ve çözüm karşıtlarının iddia
ettiklerinin tersine Ne Rumun ne Türkün koçanı geçerlidir veya
Hem Rumun hem Türkün koçanı geçerlidir şeklinde ifade edilebilecek
bir uygulamayı uluslararası hukuk içine yerleştirmiştir.
Bir al-ver sürecinde Türk tarafının Rum tarafına verebileceği tek
kaynak olan Toprak ve buna bağlı toprak düzenlemesine tabi oran, Türk
kurucu devletinin kontrolündeki bölgeye yerleşecek Rum nufusunun
sayısının belirlenmesinde anahtar olmuştur.
Toprak ayarlaması mümkün olan en az sayıda Türkün yerinden olacağı ve
mümkün olan en fazla sayıda Rumun eski yerine dönebileceği bir
anlayış çerçevesinde yapılmıştır.
Plan, toprak düzenlemesine tabi bölgelerden yeni yerleşim bölgelerine
aktarılacak olan Türk nufusun mağdur olmaması için makul bir zaman
dilimi ve teşvik tedbirleri ile iş, üretim ve rehabilitasyon
olanakları önermektedir. Mülk iadesine tabi konutlarda ikamet edenler
için de konut yapılması öngörülmektedir.
Ancak çözümün asıl yükünü çekecek olan toprak ayarlamasına tabi
bölgelerde ikamet etmekte olan Türk nufus için TKP tarafından önerilen
Tazminat hakkının planda yer almamasını ve görüşmeci Denktaşın da
bu yönde bir öneride bulunmamasını büyük bir eksiklik olarak
görmekteyiz.
Elbette ki Annan Planı, tüm isteklerimize yanıt vermemektedir. Planın
böyle bir içeriğe sahip olması da esasen beklenemezdi. Ancak TKP
Planın mutlaka pazarlık yapılarak Kıbrıs Türk halkı lehine daha fazla
iyileştirilmesi gereği üzerinde durmuş ve bu konuda gerekli
önerilerini Denktaşa da iletmiştir.
TKP ayrıca, yapılacak pazarlığın, 12 Aralık öncesinde iki lider
arasında bir anlaşma metni imzalanmasını engelleyecek şekilde olmaması
ve Türk tarafı olarak BM Genel Sekreterine iletilecek resmi yanıtın,
Türk tarafının pozisyonunun Annan Planının çok uzağında olduğu ve
makul bir çözümün arzulanmadığı izleniminin uluslararaası toplumda
yaratılmaması gerektiği uyarısında bulunmuştur.
YÜZYÜZE GÖRÜŞMELER VE ANNAN PLANI SÜRECİ
Kıbrısta varılacak bir çözümün sadece adada yaşayan iki topluma değil,
Türk-Yunan ilişkilerine, Türkiye-AB ilişkilerine, bölge barışına, ancak
en fazla da Kıbrıs Türk halkına ve Türkiyeye yarar sağlayacağını
savunan TKP, Denktaşın çağrısı ile iki toplum lideri arasında 16 Ocak
2002de başlayan doğrudan görüşmelere, Annan Planına giden sürecteki
tüm çalışmalara ve Annan Planına destek vermiştir.
Kıbrıs sorununa görüşmeler yolu ile bir çözüm bulunmasını her dönemde
savunan TKP, 13 Mayıs 2002 tarihli Parti Meclisi toplantısında aldığı ve
14 Mayıs 2002 tarihinde kamuoyuna açıkladığı aşağıdaki temel düşünceler
çerçevesinde bu dönemde de görüşmeleri ve çözüm yolundaki çabaları
desteklemiştir.
1- Yarım yüzyıldır dünyanın gündemini meşgul eden Kıbrıs sorunu, dünya
ve bölge barışı için potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır. Soğuk
savaş döneminin kapanmasıyla birlikte, sorunlarla birlikte yaşama
anlayışı, yerini, sorunları çözerek yaşama anlayışına bırakmıştır.
Türk-Yunan ilişkileri de bu gelişmelerden olumlu olarak etkilenmiştir.
Türkiye-AB ve Kıbrıs-AB ilişkilerinin yarattığı koşullar, Kıbrıs
sorununda bir çözümü gerektirmekte ve zorlamaktadır.
2- Kıbrıs sorunu, Kıbrısta yaşayan her iki topluma, Türk-Yunan
ilişkilerine, Türkiyenin hem ekonomisine hem dış politikasına, ama en
fazla da Kıbrıs Türk halkına zarar vermiştir. Zamana oynama
stratejisi, dünyada yalnızlaşan ve hem demokrasisi hem de ekonomisi
ile kriz içinde yaşayan, yurtiçi nufusunun yaklaşık üç katını göç
yollarında kaybeden Kıbrıs Türklerinin aleyhine olmuştur.
3- Türk resmi politikası, ABye üye olmak isteyen Kıbrıs Rumlarına
hizmet etmektedir. Helsinki Zirvesinde alınan kararlar, Kıbrısta bir
çözüm bulunmaması ve bunun sorumluluğunun da Türk tarafında olması
halinde Rumların tek başlarına ve bütün Kıbrıs adına ABye üye
olmasını sonuçlandıracaktır. Böyle bir durum Kıbrıslı Türklerin
haklarını gasbeden Rumlara 1963 yılında hibe edilen Kıbrıs
Cumhuriyeti tavizinden sonra Rum tarafına yapılabilecek en büyük
ikram olacaktır.
4- 12 Aralık Kopenhag Zirvesinden önce Kıbrısta bir çözüme
ulaşılması ve çözümde elde edilecek deregasyonları AB mevzuatının
bir parçası yaparak Rumlarla birlikte Avrupa Birliğine girilmesi tek
akılcı siyasal tavırdır.
5-Halen devam etmekte olan görüşmeler, Kıbrıs sorununun adil ve kalıcı
bir çözüme ulaşması yolunda yakalanan son fırsattır. Tüm taraflar, bu
fırsatın çözüm ve Avrupa Birliği hedefinde sonuca ulaşması için
gerekli çabayı göstermelidir.
6-Kıbrıs Rumları Avrupa Birliğine alınırken, Kıbrıs Türklerini Avrupa
Birliği dışında bırakacak senaryolar, Kıbrıs Türklerini Doğu Alman
modeli bir çözümle Kıbrıs Cumhuriyetine yama yapacaktır.
7- Kıbrısta çözüm ve AB üyeliğine birlikte katılım, sadece Kıbrısta
değil, bölgede Türk-Yunan ve Türkiye-AB ilişkilerinde de arzulanan
dostluk ve işbirliği havasını yaratacaktır.
8- Kıbrısta yaşayan iki toplum yıllardır süregelen çözümsüzlüğü sona
erdirecek çok önemli bir fırsat yakalamıştır. İç ve dış koşullar
Kıbrısta adil ve kalıcı bir barışın sağlanması için bugüne kadar
sağlanamamış uygun bir zemin yaratmaktadır. Kıbrısın ABne üye
olabilmesi, Rum yetkililerin de ifade ettikleri gibi Rum tarafının
çözüm yolunda gösterecekleri iradeden geçmektedir. Bu fırsat, Kıbrıs
Türklerine bugüne kadar gasbedilmiş haklarının geri alınmasını ve
geçmişte yaşanmış acıların bir daha tekrarlanmaması için iki bölgeli
bir bir yapılanma çerçevesinde ek hak ve güvencelerin elde edilmesini
sağlama olanağı yaratmaktadır.
9-Kıbrısta çözüm sağlanamaması ve Rumların AB üyesi olması halinde bu
yeni gelişmenin yaratacağı ağır siyasal, sosyal ve ekonomik yük Kıbrıs
Türklerinin bir kez daha ve telafi edilemeyecek boyutlarda erozyona
uğramasına ve yeni bir göç dalgası ile varlık gücünü kaybetmesine
neden olacaktır
10- Türkiye-AB ilişkilerinin önündeki en büyük engellerden birisi
Kıbrıs konusudur. Avrupa Birliği bu konuda Türkiyeden olumlu girişim
beklemekte ve bu adımların atılmaması halinde ilişkilerde ilerleme
sağlanması mümkün görülmemektedir.
Denktaş ile Kliridis arasında 16 Ocak 2002 tarihinde başlayan yüzyüze
görüşmelerin ilk günlerinde yapılan açıklamalardan ve
değerlendirmelerden 30 Haziran 2002 tarihine kadar Kıbrıs sorunda bir
sonuca ulaşılması, en azından bu tarihte bir çerçeve anlaşmanın
imzalanması beklenmekteydi. Ne var ki zaman geçtikçe her iki liderin,
ancak özellikle Denktaşın, görüşmelerin başlangıcındaki vizyonunu
muhafaza ettiği, ayrı devlet ve ayrılma hakkını içeren ayrı egemenlik
statüsünde ısrar ettiği ve müzakere yapmaktan kaçındığı görüldü. Bu
durum BM Güvenlik Konseyi bildirisinde Türk tarafının suçlanmasına ve
Denktaşın az yapıcı olarak nitelendirilmesine neden oldu.
Aradan
geçen zamana karşın istenen gelişmelerin sağlanamaması üzerine TKP, 7
Ağustos 2002 tarihinde basına da duyurduğu bir açıklama ile BMnin daha
aktif ve uzlaştırıcı bir görev üstlenmesini ve önerilerle görüşme
zeminini yumuşatmasını istedi.
TKP, 7 Ağustos 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:
Kıbrıs sorununun Aralık ayında yapılacak AB zirvesinden önce
çözümlenebilmesi ve her iki toplumun birlikte Avrupa Birliği
üyeliğinin gerçekleşmesi için, yüzyüze görüşmeleri gözlemci olarak
izleyen BM Genel Sekreterliğinin daha aktif ve uzlaştırıcı bir görev
üstlenmesi ve önerilerle görüşme zeminini yumuşatması zamanı
gelmiştir.
Tarafların çözüm ve Avrupa Birliği üyeliği için beklenen seviyede
niyet ve kararlılık göstermediği bu nedenle de beklenen gelişmelerin
sağlanamadığı su yüzüne çıkmıştır.
BM Güvenlik Konseyi bildirisinde az yapıcı olarak suçlanan Denktaş
iki tarafın görüşleri arasında yüzseksen derece fark olduğunu
vurgulamaktadır. İstenen ve beklenen ilerleme sağlanamamakta, oysa ki
Kıbrısın Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin takvim ilerlemekte ve karar
günü yaklaşmaktadır.
TKP, çözüm sağlanmadan Rum tarafının Avrupa Birliğine tek yanlı
üyeliğinin yaratacağı tehlikeleri yıllardan beridir bir çok kez
kamuoyuna açıklamıştır.
Her iki lider de kendi vizyonlarına saplanıp kalmak yerine, karşılıklı
al-ver sürecini hazmeden daha uzlaşıcı bir tavır içinde olmak ve
terminoloji kavgasını bir yana bırakmalıdır.
Gerek daha önce tamamlanan gerekse halen Kıbrısta devam eden yüzyüze
görüşmelerde, her iki liderin de çözüme yönelik önerilerini,
vizyonlarını, çözüm yeteneklerini, toplumların istemlerini, karşı
karşıya bulunulan tehlikeleri ve masaya konan temel yaklaşımları bilen
ve gören BM Genel Sekreterliğinin daha aktif ve uzlaştırıcı bir görev
üstlenmesi ve önerilerle görüşme zeminini yumuşatması zamanı
gelmiştir
TKP,
17 ağustos 2002 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde de bu çağrısını
yinelemiş ve Annan, terminoloji kavgasına hapsolan liderlere
uzlaşmazlıkları giderecek önerilerde bulunmalıdır demiştir.
TKP, 17 Ağustos 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:
Her iki toplumun yetkilileri tarafından son günlerde yapılan
değerlendirmeler ve açıklamalar, iki toplum lideri arasında Ocak
ayında başlayan ve çözüm yönünde büyük umutlar yaratan sürecin
tıkanmak üzere olduğu noktasında odaklanmaktadır.
Kıbrıs sorununun çözümü, bu sorunun yaratıcıları olarak bilinen iki
liderin yeniden yaratmaya çalıştıkları uzlaşmaz tavırlara kurban
edilemeyecek kadar önemli ve ertelenemez bir konudur. Çözüm, aralık
ayında gerçekleşecek olan ve Kıbrısın üyeliğinin karara bağlanacağı
AB zirvesinden önce mutlaka sağlanmalıdır.
Kıbrısta barış, sadece bu ada üzerinde yaşayan iki toplum açısından
değil, bölgesel ve Kıbrısla ilgili tüm taraflar bakımından da önem
taşımaktadır. O nedenle, başta garantör ülkeler olmak üzere ABD, AB ve
BM de bu konuda uzlaştırıcı ve yakınlaştırıcı görev için daha aktif
olmalıdır. BM Genel Sekreteri bu konudaki ilk adımını Denktaş ve
Kleridesin biraraya geleceği 6 Eylülde atmalı ve terminoloji
kavgasına hapsolan liderlere uzlaşmazlıkları giderecek önerilerde
bulunmalıdır.
TKP,
4 Eylül 2002 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde bu çağrısını 3.
kez yinelemiş ve iki lideri 6 Eylülde Pariste biraraya getirecek olan
BM Genel Sekreterinden, öneri yapmasını istemiştir.
TKP, 4 Eylül 2002 tarihindeki açıklamasında özetle şöyle dedi:
Yıllardan beridir dünyadan tecrit edilmiş olarak yaşamak zorunda
bırakılan ve çok yönlü ambargolar altında kıskaca alınan Kıbrıs Türk
halkı, uluslararası camianın etkili bir temsilcisi olan BM Genel
Sekreterinden, her iki toplumun da hak ve çıkarlarını koruyan,
eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde adil ve kalıcı bir çözümü
gerçekleştirmek yolunda, ikna edici ve yol gösterici önerilerle daha
etkin katkıda bulunmasını istemektedir.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan 11 Kasım 2002 tarihinde her iki tarafa da
Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik kapsamlı önerilerini sunmuş ve
liderlerden bu planı görüşme zemini olarak kabul edip etmediklerini bir
hafta içinde kendisine bildirmelerini, planın görüşme zemini olarak
kabul edilmesi halinde ise 12 Aralık tarihine (Kopenhag Zirvesine)
kadar müzakere edilmesini istemiştir.
Rum yönetimi lideri Kliridis planı görüşme zemini olarak kabul ettiğini
ancak planda düzeltilmesi gereken hususların bulunduğunu belirterek bu
konudaki itirazlarını yazılı olarak Genel Sekretere bildireceğini
açıklamıştır.
Denktaş ise her zamanki tutumunu sürdürerek plana karşı çıkmış ve
görüşme zemini oluşturamayacağını söylemiştir.
TKP planın taraflara sunulduğu tarihten itibaren, Annan Planına, Kıbrıs
Türklerinin kazanımlarına ve barışa katkı koymak için çok yoğun ve ciddi
bir çalışma yürütmüş, yaptığı açıklamalar ile, kitle ve örgüt
toplantıları ile halkı aydınlatmaya çalışmış ve Kıbrısın tarihinde
görülmemiş boyutlarda barış mitingleri gerçekleştiren, adanın her
köşesinde barış ateşleri yakan ve çeşitli eylemler ortaya koyan Kıbrıs
Türk halkı ile birlikte mücadele vermiştir.
TKP, 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara sunulan Annan Planının,
Kıbrısta barış için tarihi bir fırsat yarattığını, o nedenle planın
görüşme zemini olarak kabul edilmesini ve planda eksik görülen,
iyileştirilmesi istenen, çıkarılması veya eklenmesi talep edilen
hususların yapılacak pazarlıklarla ele alınmasını istemiştir.
Planın 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara sunulması üzerine plan üzerinde
detaylı bir çalışma yapan TKP, planının sunulmasından 6 gün sonra, 17
Kasım 2002 tarihinde yaptığı Parti Meclisi toplantısında aldığı
kararları ertesi gün kamuoyuna açıklamıştır.
TKPnin
bu kararı, Muhalefet, Annan Planının kayıtsız şartsız kabul edilmesini
ve hemen imzalanmasını istedi şeklinde gerçek dışı propaganda yapan
Denktaş ve barış karşıtı güçler için de bir yanıt niteliğindedir.
TKP Parti Meclisi açıklaması şöyledir:
Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri ve Annan Planını görüşen TKP
Parti Meclisi aşağıdaki kararları almıştır.
1- TKP Parti Meclisi BM Genel Sekreteri tarafından hazırlanan ve
görüşme zeminine esas teşkil edip etmediği hususunda Kıbrıs Türk ve
Kıbrıs Rum tarafından yanıtlandırılması istenen Annan Planını görüşme
ve pazarlığı açık tutan ve 12 Aralıktan önce Kıbrısta çözüme
ulaşılmasına fırsat veren bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Bu
nedenle TKP, planın görüşme zemini olarak kabul edildiğinin BM Genel
Sekreterine bildirilmesini talep etmektedir.
2- TKP Parti Meclisi, Annan Planının görüşmelerden kaçmadan ve
pazarlık yöntemini sürdürerek, geliştirilebilecek ve
iyleştirilebilecek bir çalışma olarak kabul etmektedir. Bu bağlamda
planın bütünüyle derhal reddedilmesini veya bütünüyle derhal kabul
edilmesini savunan görüşlere katılmamakta ve 12 aralık tarihine kadar
devam edecek olan yeni pazarlık sürecinin değerlendirilmesini uygun
görmektedir.
3- TKP Parti Meclisi, içinde bulunduğumuz koşulların toplumsal uyum
içinde yürütülecek bir çalışma anlayışını zorunlu kıldığını görmekte
ve başta Cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri olmak üzere ilgili tüm
kesimleri işbrliği içinde davranmaya çağırmaktadır. Meclis ve siyasal
partiler ile sivil toplum kuruluşlarının Kıbrıs sorununda çözüm
sürecine aktif olarak katılmaları daha fazla geciktirilmeden
sağlanmalıdır.
4- TKP Parti Meclisi, Annan Planının daha detaylı olarak
incelenmesinden sonra ek değerlendirme ve önerilerini de kamuoyuna
duyuracaktır
TKP
21 Kasım 2002 tarihinde kamuoyuna yaptığı açıklamada da, Denktaşın daha
fazla zaman yitirmeden Annan Planının müzakerelere zemin teşkil
ettiğini BM Genel Sekreterine bildirmesini istemişti.
Bildiride özetle şöyle denmiştir:
Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş daha fazla zaman yitirmeden Annan
Planının müzake
relere zemin teşkil ettiğini BM Genel Sekreterine bildirmelidir.
Bu konuda kaybedilen her gün, 12 Aralık tarihine kadar devam etmesi
öngörülen ve planın iyleştirilmesine yönelik son pazarlıkların
yapılacağı müzakere sürecinden kayıp anlamına gelmektedir
TKP
Yürütme Kurulunun 12 Aralık 2002 tarihli açıklaması da aynı
doğrultudadır. TKP Yürütme Kurulu açıklamasında özetle şöyle denmiştir.
Toplumcu Kurtuluş Partsi bir kez daha uyarı görevini yapmayı
görev bilmektedir. Kopenhag Zirvesinde Kıbrısla ilgili olarak
alınacak karar, sadece Rumların değil Kıbrıs Türk halkınında kaderini
ve geleceğini belirleyecektir. Karardan önceki hiçbir koşul karardan
sonra geçerli olmayacaktır. O nedenle çözüm konusunda ayak sürümek
yerine Kopenhagta alınacak karara taraf olmak, Annan Planının zemin
olduğunu kabul etmek ve yeni Kıbrıs Devletinin iki kurucu tarafından
biri olarak Kıbrıslı Rumlarla birlikte Avrupa Birliğine girmek takip
edilecek tek siyasal yol olmalıdır
Annan
Planının zemin olarak kabul edilmesini ve planın iyileştirilmesi için
pazarlık yapılmasını isteyen TKP, planda düzeltilmesini istediği
hususları da 4 Aralık 2002 tarihinde bir mektupla Denktaşa
bildirmiştir.
TKP Genel Başkanı Hüseyin Angolemli, Denktaşa muhatap mektubunda
özetle şunları belirtmiştir:
Kıbrıs sorununun son derece kritik bir dönemden geçtiği bu günlerde
Kıbrıs Türkünün yaşamını ve geleceğini ilgilendiren konularda gerek
halkımızın ve onun siyasi partilerinin gerekse sivil toplum
örgütlerinin görüş, düşünce ve önerilerinin alınmaması geçmişten
bugüne sürdürülen tutumun devam etmekte olduğunu göstermektedir.
Toplumcu Kurtuluş Partisi, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Planını
parti organlarında incelemiş, değerlendirmiş ve görüşlerini kamuoyuna
duyurmuştur.
BM Planı hakkında parti kararı alarak kamuoyuna ilk açıklamayı yapan
TKPnin üç temel yaklaşımda bulunarak a- Annan Planının görüşme
zemini olarak kabul edilmesi, b- Planın pazarlık yapılarak Kıbrıs Türk
tarafının lehine iyileştirilmesi ve c-Bu süreçe toplumsal birlik ve
bütünlük içinde hareket edilmesinin gerektiği yönünde görüş
belirttiğini hatırlatmakta yarar görüyorum.
12 Aralık Kıbrıs Türklerinin varlığı ve geleceği açısından yaşamsal
öneme sahiptir. 12 Aralık öncesinde Kıbrısta iki toplum lideri
arasında bir anlaşma imzalanması ve her iki toplumun yeni Kibrıs
devleti içinde AB üyesi olması ayrıca Türkiyeye müzakere tarihi
verilmesi tüm tarafların lehine olan en akılcı sonuçtur.
Bugüne kadar yapıldığı gibi, Kıbrıs Türklerinin Türkiye ile eşzamanlı
olarak AB üyesi olmasını sağlamak düşüncesiyle görüşme sürecinde
yaratılacak tıkanıklık 12 Aralık tarihini başarıyla geçmek isteyen Rum
tarafının AB üyesi olmasına hizmet edeceğine inanmaktayım.
Kıbrıs Türklerini dışta bırakmak suretiyle Rumların tek başına AB
üyesi olmasını sağlayacak senaryolara prim verilerek 12 Aralık
tarihine kadar Kibrısta bir çözüme varılmaz ve bunun sorumluluğu Türk
tarafına yüklenerek Rumların tek başına AB üyesi olması durumunda bu
sonucun faturası Kıbrıs Türkleri ve Türkiye tarafından ödenecektir.
Böyle bir sonuç şu anda elde ettiğimiz zeminin bir daha geri gelmemek
üzere kaybedilmesi demek olacaktır.
12 Aralık tarihine kadar bir çözüme imza koymak gereğinin bilinci
içinde, BM Genel Sekreteri Kofi Annanın Kıbrıs Planının Kıbrıs Türk
halkı lehine iyileştirmesine yönelik pazarlıkların 12 Aralık tarihine
kadar sürdürülmesi ve özetle aşağıda belirttiğimiz konuların da bu
süreçte ele alınması gerektiğini düşünmekteyim.
Ancak yapılacak görüşmelerde ele alınacak hususlar 12 Aralık öncesinde
iki lider arasında bir anlaşma metni imzalanmasını engelleyecek
şekilde ele alınmamalıdır.
Ayrıca Türk tarafı olarak BM Genel Sekreterine iletilecek resmi
yanıtın Türk tarafının pozisyonunun Annan Planının çok uzağında olduğu
ve makul bir çözümün arzulanmadığı izleniminin uluslararaası toplumda
yaratılmaması gerektiğini belirtmek isterim. Bu konuda eğer doğru ise
partimiza ulaşan bilgilerin bizi ciddi şekilde kaygılandırdığını da
ifade etmekte büyük yarar görmekteyim.
1- Anlaşma sonucu Türk parça devletine gelecek olan Rum nufusun 1/3
oranı yerine % 20 oranıyle sınırlandırılması ve günü geldiğinde 1/3
oranına çıkılıp çıkılmayacağının iki parça devlet tarafından yeniden
değerlendirilmesi.
2- Yer değiştirecek Kıbrıslı Türklerin değişecek yere en yakın bölgeye
toplu olarak ve konut, iş,tazminat ve benzeri somut güvencelerin
parasal kaynaklarla birlikte planda yer alması.
3- Bölgeler/parça devletler arasındaki ekonomik farklılıkları
giderecek somut önlemler planda kaynaklarıyla beraber yer almalı.
Ortak Devletin bölgelere nufus oranında ayıracağı kaynaklara ek
olarak ekonomik farklılıkların giderilmesi için ayrılacak kaynağın
belirlenmesi.
4- KKTCnin anlaşma öncesi borçlarının Türk parça devleti tarafından,
Kıbrıs Cumhuriyetinin anlaşma öncesi borçlarının Rum parça Devleti
tarafından ödenmesi.
5- Türk parça devletine gelecek olan Rum nufusun siyasal hakları
planda Türklerle Rumlar arasında yasamada ve Başkanlık Konseyinde
oluşturulan dengeyi bozmayacak şekilde düzenlenmelidir.
6- Kıbrıs Cumhuriyetinin yaptığı uluslararası anlaşmaların ve
yükümlülüklerin hangilerinin Ortak Devlete devredileceği gözden
kaçırılmamalıdır.
7- Toprak oranında ciddi değişiklikler yapılamayacağı bilince içinde
pazarlık yapılması ve sınır düzenlemelerinin kantonal düzenlemeler de
gözardı edilmeyerek iyileştirilmesi için çaba harcanması
TKP,
Denktaşın katılmaması nedeniyle Kıbrıs Türk halkı açısından tam bir
başarısızlıkla sonuçlanan Kopenhag Zirvesinden sonra 14 Aralık 2002
günü, 15 Aralık 2002 tarihli Genişletilmiş Yürütme Kurulu toplantısından
sonra 16 Aralık 2002 günü ve 20 Aralık 2002 tarihli Parti Meclisi
toplantısından sonra 21 Aralık 2002 günü kamuoyuna yaptığı açıklamalar
ile aldığı kararları ve görüşlerini duyurmuştur. TKP, Barış Güçlerinin
çözüm insiyatifini ele alarak hem görüşme sürecinde hem de Kıbrısla
ilgili kararların alınmasında aktif ve belirleyici rol üstlenmesi
gereğini vurgulamıştır.
TKP özetle şu değerlendirmede bulunmuştur:
1- Kopenhag Zirvesinde Kıbrısla ilgili olarak alınan karar çözüm ve
Avrupa Birliği karşıtlarının bugüne kadar savundukları anlayışın ve
yanlış politikaların iflas ettiğinin somut bir göstergesidir.
Partimizin bugüne kadar yaptığı tüm uyarılara karşın, Rumların tek
başına Avrupa Birliğine girmelerine hizmet eden bu kararın alınmasına
destek vermiş olan Denktaş ile çözüm ve AB karşıtı güçler, Rumları
dünden daha güçlü, Kıbrıs Türk halkını ise dünden daha zayıf konuma
getirmiştir.
2- Bu kararın ortaya çıkardığı bütün olumsuzluklara karşın, gerek AB
üyesi ülkelerin gerekse Birleşmiş Milletlerin 28 şubata kadarki süre
içinde Annan Planı temelinde bir çözüme kapı açmış olmaları, hala daha
önümüzde değerlendirilebilecek bir tarihi bir fırsatın varolduğunu
göstermektedir.
3- Bu aşamada yeni görevimiz, önümüzdeki bu yeni sürecin bir kez daha
kaçırılmasına fırsat vermeyecek toplumsal bir birlik ve bir dinamizm
içinde hareket etmek olmalıdır. Siyasal Partiler dahil, tüm demokratik
örgütlerle halk kesimlerini kucaklayan bir dayanışmanın içinde tek
gündem olarak çözüm ve Avrupa Birliği hedefinde birleşmek, tüm dünyaya
tek ses halinde mesaj vermek ve etkin eylemlerle 28 şubatı Kıbrıs Türk
halkının hak ve çıkarlarını sağlayan bir zafere dönüştürmek tek yol
olarak görülmektedir.
4- Denktaşın liderliği altında Kıbrıs Türklerinin barışa ve başarıya
ulaşmasının mümkün olmadığı görülmüştür. Kıbrıs Türk halkının kaderini
ve geleceğini belirleyecek olan bu süreçte çözüm insiyatifini ele
almak ve gerek görüşme sürecinde gerekse kararların alınmasında aktif
ve belirleyici olarak yer almak zorunlu hale gelmiştir. Bu çerçevede,
özellikle Türkiyenin, sorunun çözümü yönündeki belirleyici rolünü de
dikkate alarak karşılıklı her türlü görüşmenin yapılması ve bu arada
diğer üçüncü taraflarla da doğrudan ilişkiye geçilmesi gerekmektedir.
5- Bir kez daha hatırlatmak isteriz ki, 28 şubat fırsatının da
kaçırılması halinde, Annan Planı ile elde ettiğimiz hakların hiçbiri
elimizde kalmayacaktır. Bir süre sonra Kıbrıs sorununun çözüm zemini
BMnin insiyatif alanından ABnin yetki alanına doğru kaymaya
başlayacaktır. Türkiye, AB üyesi bir ülkenin toprağı üzerindeki bir
işgalci olarak nitelendirilecek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki
karşılanamaz taleplerle yüklü binlerce dosyanın karara bağlanması
süreci çalıştırlacaktır. AB mevzuatı gereğince 1960 anlaşmalarının
ötesinde bir hak talebinde bulunmak olanaksız hale gelecektir
TKP bir yandan çözüm ve AB üyeliği için mücadele eden Kıbrıs Türk
örgütlerinin bir BARIŞ KONSEYİ oluşturarak Kıbrıs
konusunda sürdürülen görüşme sürecine taraf olmasını ve çözüm
insiyatifini ele alarak Kıbrısla ilgili kararların alınmasında aktif ve
belirleyici rol üstlenmesini savunurken diğer yandan da 12 Aralık
Kopenhag Zirvesinde Kıbrıs Türküne ağır bir darbe vuran Denktaşın
görüşmecilik görevinden alınması ve görüşmelerde taraf olmak üzere
etkin ve yetkili bir Parlamento Konseyinin oluşturulması için Meclise
öneri sunmuştur.
TKPnin bu önerileri gerçekleşmemiştir.
Denktaşın görüşmecilik görevinden alınması önerisi ile görüşmelerde
taraf olmak üzere etkin ve yetkili bir Parlamento Konseyinin
oluşturulması yönündeki TKP önerisi, UBP ve DPnin oyları ile Mecliste
reddedilmiş ve bu iki partinin önerisi doğrultusunda Denktaş ile
istişare içinde çalışacak bir Parlamento Konseyi oluşturulmasına karar
verilmiştir.
TKP istaşari olması nedeniyle bu konseye üye vermemiş ancak herşeye
karşın iyi niyetli çalışmalarını sürdürerek Parlamento Konseyinin etkin
bir şekilde çalışmasını sağlamak için diğer partilerle birkaç kez
biraraya gelmiştir. TKP karşı olmasına rağmen, Meclisteki diğer tüm
partilerin Denktaş ile görüşme yapılması isteğine de iyi niyetle
katılmış ve bu çerçevede Denktaşla yapılan görüşmelere iki kez
katılmıştır.
Ne var ki gerek Denktaşla yapılan toplantılardan gerekse Denktaşın
Annan Planı ile ilgili olarak partilere gönderdiği görüşlerinden,
Denktaşın politikalarında, tutum ve davranışlarında herhangi bir
değişiklik olmadığı ve Denktaşın 28 Şubatın da atlatılmasına yönelik
stratejilerine devam etmekte olduğu görülmüştür.
Denktaş, bu toplantıları, siyasal partilerle görüşüyor havası yaratarak
28 şubat sürecini atlatmak için zaman kazanmak, tüm partilerle birlikte
Kıbrıs sorununa çözüm arayışı içinde olduğunu göstermek, Türkiye
kamuoyunda sorgulanır hale gelen liderliğinin devam ettiğini göstermek
ve halk nezdinde sıfırlanan itibarını yeniden elde etmek amacına yönelik
bir taktik olarak değerlendirmek istemiştir. Denktaş özellikle TKP ve
CTPnin bu toplantılarda yer almasını zamana oynamak ve itibar kazanmak
için bulunmaz bir fırsat olarak kullanmak istemiştir.
TKP, Denktaşın bu niyetlerine ve oyunlarına fırsat vermemiş ve Denktaş
ile siyasi partiler arasında devam eden görüşmelere katılmayacağını
açıklamıştır.
TKPnin toplantılardan çekilmesi Denktaşın oyunlarını bozmuştur. Bunun
üzerine Denktaş, diğer partilerle devam ettiği ilk toplantı sonrasında
hem toplantıya katılmayan TKPyi uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf
olarak suçlamış hem de literatüre buzdolabı siyaseti olarak geçecek
olan esas niyetini açıklamıştır. Buna göre, çözüm olsa bile Türkiye
girmeden Kıbrıs Türklerinin Avrupa Birliğine girmesi mümkün değildir
ve Türkiyenin Avrupa Birliğine gireceği tarihe kadar çözüm
buzdolabında bekletilmelidir.
TKPnin haklılığı Denktaşın bu açıklaması ile bir kez daha
kanıtlanmıştır. Denktaşın seslendirdiği bu politika, onun neden çözüm
istemediğini, neden uzlaşmaz taraf olduğunu ve görüşmelerden her zaman
kaçtığını, 16 Ocak 2002 tarihinden beri Kliridis ile görüşmesine karşın
neden müzakere yapmadığını, Annan Planına neden çok ağır ifadelerle
saldırdığını, Annan Planında Kıbrıslı Türkler açısından sağlanan
yaşamsal önemdeki hakları neden görmezlikten geldiğini ve plandaki
gerçekleri neden tahrif ederek uyduma senaryolar çizdiğini
açıklamaktadır.
Denktaşın
uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf olarak suçladığı Toplumcu
Kurtuluş Partisi şu özet içerikle suçlamayı hemen yanıtlamıştır:
Uzlaşma arayışlarını sabote eden taraf olarak TKPyi göstermeye
çalışan Denktaş, ayni beyanatında nasıl bir uzlaşma aradığını da
açıklamıştır. Denktaş Kıbrıs sorununa çözüm bulunsa bile çözümü
buzdolabına koyacağını ve Türkiye girmeden Kıbrıslı Türklerin Avrupa
Birliğine girmesine karşı çıkacağını açıklamıştır.
Denktaşın daha önce de seslendirdiği bu politika ile TKPnin Kıbrıs
politikalarının uzlaşması veya örtüşmesi mümkün değildir.
Kaldı ki Denktaşın bu politikaları meydanları dolduran onbinlerce
yurttaşımız tarafından da reddedilmiştir.
Dolayısıyla eğer sayın Denktaş gerek TKP ile gerekse Kıbrıs Türk halk
ile ciddi anlamda bir uzlaşma arıyorsa Kıbrıs Türk halkının çözüm ve
Avrupa Birliği hedefi doğrultusundaki politikalarını savunmak zorunda
olduğunu kavramalıdır
TKPnin ve halkın yoğun tepkisi üzerine bu söylemini yumuşatma ve
sempatik gelebilecek düzenlemeler içinde görüşlerini kamuoyuna kabul
ettirme ihtiyacı duyan Denktaş, TKP dışındaki diğer partilerle yaptığı
ikinci Saray Toplantısında ekonomik moratoryum olarak adlandırılan
yeni bir öneri ortaya atmıştır. Denktaşın yeni önerisine göre, Bir
çözüme ulaşılsa bile Kıbrıslı Türkler Rumlarla ayni ekonomik seviyeye
gelene kadar Avrupa Birliği dışında kalmalıdır
Denktaş ve bazı parti başkanları tarafından toplantı sonrasında basına
yapılan açıklamada bu görüşün tüm partiler tarafından kabul gördüğü
belirtildi.
TKP, Çözümü geciktirmek ve çözüm olsa bile Türkiye girene kadar AB
dışında kalmak politikasının değişik bir versiyonu olan ekonomik
moratoryum görüşüne karşı da yoğun bir tepki göstermiş ve AB dışında
kalarak Türk tarafının ekonomik seviyesinin Rum tarafı ile
eşitlenmesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır.
TKP,
11 Ocak 2003 tarihinde yayınladığı basın bildirisinde hem Saray
Toplantılarına karşı çıkmış, hem de Denktaşın bu önerisini ve temel
yaklaşımlarını eleştirerek bunun gelecekte Kıbrıs Türk halkı için
yaratacağı tehlikelere bir kez daha dikkat çekmiştir:
TKPnin basın bildirisinde özetle şöyle denmiştir:
Cumhurbaşkanı Denktaş çözüm olsa bile bunu buzdolabına kaldırmak ve
Türkiye girmeden Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliğine girmesini
engellemek için yeni senaryolar üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir.
Doğu Alman modeli bir uygulama ile Kıbrıslı Türkleri azınlık hakları
ile Rumlara yama yapmaktan ve 1974 öncesine döndürmekten başka hiçbir
sonuç doğurmayacağı ve halkımızı tam bir felakete sürükleyeceği
bilinen bu senaryonun halkımız tarafından onaylanması mümkün değildir.
Denktaşın eskiden beri dile getirdiği ve Ankaradan başlayarak yüksek
seviyeden seslendirdiği bu politika meydanlara toplanan onbinler
tarafından reddedilmiştir.
Denktaş, halkın bu tepkisini azaltmak ve kabul edilebilir şekle sokmak
için, bu senaryoyu sempatik gelebilecek düzenlemeler içinde kamuoyuna
kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Cumhurbaşkanlığında siyasal partilerle sürdürdüğü görüşmelerde bu
konuda uzlaşma aramakta ve Kıbrıs Türklerini AB dışında tutma
senaryosunu ekonomik moratoryum formülü ile halka benimsetmeye
çalışmaktadır.
Bir çözüme ulaşılsa bile Kıbrıslı Türkleri Rumlarla ayni ekonomik
seviyeye gelene kadar Avrupa Birliği dışında tutma çabaları,
Denktaşın çözümsüzlük politikalarının devam ettiğini göstermektedir.
Kıbrıs Türk ekonomisinin Rum ekonomisi ile eşitlenmesi Avrupa Birliği
dışında kalarak değil, Avrupa Birliğine girerek mümkündür.
Denktaşın Avrupa Birliği bize muhtaçtır o nedenle bizimle ikili
ilişkiler kurmak zorundadır şeklindeki düşünceleri ile zaman
kaybetmek yerine Avrupa Birliği üyesi olmak ve ekonomik eşitliği
sağlayacak destekleme projeleri üzerinde yoğunlaşmak en doğru tavır
olacaktır.
Talepler dışarıda kalma koşuluna göre değil, ABye üye olma şartlarına
uygun olarak yapılmalıdır.
Cumhurbaşkanı Denktaşın bu çabaları, TKPnin saray görüşmelerine
katılmamaktaki haklılığını da bir kez daha göstermiştir.
Denktaş hala daha, Kıbrısta 28 şubata kadar bir çözüme ulaşarak ABye
üyeliği hedef olarak kabul ettiğini açıklamamaktadır. Çözüm olsa bile
Kıbrıs Türkünün AB üyeliğini nasıl engelleyeceğinin formüllerini
aramaya devam etmektedir. Dün bunu Türkiyenin üyelik şartına
bağlayan Denktaş, bugün Ekonomik moratoryum koşuluyla halka
benimsetmeye çalışmaktadır. Ama her hal ve durumda Denktaşın bütün
formüllerinin temelinde Kıbrıs Türklerinin AB dışında kalması
senaryosu yatmaktadır.
Türkiye
ABye üye olmadan Kıbrısta bir çözüme varılamayacağını ve çözüm olsa
bile Kıbrıslı Türklerin Avrupa Birliğine giremeyeceğini temel politika
olarak karara bağlamış Denktaş ile onu destekleyen TC asker-sivil
bürokrasi 12 Aralıka kadarki süreçte yaptıkları gibi 28 Şubatı da
Kıbrıs Türkleri açısından başarısızlıkla sonuçlandırdı.
Arkasından 10 Martta Laheyde yapılan toplantı da aynı çevrelerin
çözümsüzlük politkasına kurban edilerek Kıbrıs Türk halkının
referandum hakkı engellendi.
TKP 12 Mart 2003 tarihinde basına yaptığı açıklamada özetle şu
değerlendirmede bulundu:
Lahey toplantısı 39 yıldır Kıbrısta iki toplum arasında yaşanmakta
olan ve sadece Kıbrıs Türk ve Rum halklarını değil Kıbrısla ilgili
tüm tarafları rahatsız eden bir sorunun çözümlenmesi için BM ve
uluslararası toplumun da katkılarıyla yaratılan fırsatın heba
edilmesiyle ve Annan Planının ortadan kalkmasıyla sonuçlanmıştır.
Kıbrıs Türk halkı açısından yaşamsal önemde olan böyle bir fırsat
Kıbrısta barışa ve Kıbrıs Türklerinin Avrupa Birliğine girmelerine
karşı olan Denktaş ile Ankaradaki asker-sivil bürokratların
çözümsüzlük çözümdür şeklinde ifade edilen politikalarının ve
tutumlarının sonucudur.
Kıbrıs Türk halkının eşitlik, egemenlik ve güvenlik temelinde kendi
kendini yöneten bir devlet yapısı içinde çağdaş- dünya toplumları
arasındaki yerini almasını sağlayacak olan Annan Planının
reddedilmesi mevcut fiili yapılanmanın uluslararası hukuk içinde yasal
bir zemine oturtulmasını da engellemiş olmaktadır.
Laheydeki gelişmeler ve Planın halkın oyuna sunulmasının engellenmesi
hem Denktaşın hem de Ankaranın asker-sivil bürokrasisinin Kıbrıs
Türklerinin kendi geleceklerini belirleme hakkını tanımadıklarını da
somut olarak gösteren önemli bir belge niteiğindedir.
Sonuç itibarıyla Türk tarafınının Laheydeki tutumu, yeni Kıbrısın
iki toplumlu olarak ABye girmesini engelleyen ve Rum tarafının Kıbrıs
Cumhuriyeti olarak tek başına ABye girmesini sağlayan bir sonuç
yaratmıştır
TKP Bu gelişme üzerine halkımızın çözüm ve AB iradesini dünyaya
göstermek ve uluslararası camianın dikkatini canlı tutmak için sivil
toplum örgütlerinin ve üyelerinin yoğun katılımı ile Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesine başvurulmasını istedi.
TKPnin bu önerisi gerçekleşmedi.
Lahey başarısızlığı 16 Nisan 2003 tarihli Atina Zirvesinde Rumların
Kıbrıs Cumhuriyeti olarak ve bütün Kıbrıs adına üye olacaklarını
gösteren net bir gelişme olmuştur.
TKP,
bu süreci değerlendirmek ve gerek Lahey sonuçlarını değerlendireceği
bilinen BM Güvenlik Konseyi kararında gerekse Atina Zirvesinde
imzalanacak olan Kıbrısın Katılım Belegesinde, çözüme açık bir kapı
bırakacak ek bir paragrafın yer alması için hem BM Genel Sekreteri Kofi
Annana hem de küçük bazı değişiklerle Avrupa Birliği yetkililerine
birer mektup yazarak bu talebini bildirdi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annana gönderilen mektup şöyledir:
Sayın Kofi Annan
BM Genel Sekreteri,
Kıbrıs sorununun çözümü ve Kıbrısta yaşayan her iki toplumun birlikte
AB üyeliği için bugüne kadar sürdürülen çabalar, Kıbrıslı Türklerin
büyük bir istekle beklediği sonuca ulaşamamıştır.
Bu konuda BM Genel Sekreteri olarak, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı
Rumların hak ve çıkarlarını dengeli bir plan içinde çözümleme
gayretlerinizin başarıya ulaşamaması, Kıbrıs sorununun başladığı
günden beri en büyük zararı görüş olan Kıbrıslı Türkleri derinden
üzmüştür.
Özellikle, Lahey başarısızlığı, Kıbrıslı Türklerin kendi gelecekleri
hakkında karar verme hakkının ellerinden alındığını gösteren elle
tutulur, gözle görülür somut bir sonuçtur. Uluslararası kamuoyunun
gözleri önünde cereyan eden bu gelişme karşısında, Birleşmiş
Milletlerin insiyatif kullanmaktan ve Kıbrıs Planını ileriye götürme
kararlılığından vazgeçtiğini açıklaması ve 16 Nisana kadarki sürecin
uzlaşmazlığa hediye edilmesi Kıbrıs Türkleri arasında hayal kırıklığı
yaratmıştır.
İnanıyorum ki özgürlük ve demokrasi içinde, kendi gelecekleri için
karar verme hakkına sahip olan çağdaş toplumlarda olduğu gibi Kıbrıslı
Türkler için de bu yöndeki talepleri ve hakları başta BM olmak üzere
uluslararası kamuoyu tarafından destek görecek ve Kıbrıs Türkleri
yalnız bırakılmayacaktır. Toplumcu Kurtuluş Partisi, yaşanmakta olan
olumsuzluklara rağmen 16 Nisana kadar tarafınızdan sunulan Kıbrıs
Planı çerçevesinde bir çözüm için Birleşmiş Milletlerin girişimlerini
sürdürmesi gerektiğine inanmaktadır.
16 Nisana kadar bir çözüme ulaşılamaması halinde, Kıbrıs Cumhuriyeti
tarafından imzalancak Katılım Belgesine, BM Planı çerçevesinde bir
anlaşmanın imzalandığı tarihte Kıbrısın, içinde Türklerin de yer
alacağı yeni statüye uygun olarak AB muhtesebatına uyarlanacağı
konusunda bir düzenlemenin yer alması için destek ve girişimlerinizi
beklemekteyiz.
BM Güvenlik Konseyi kararında Kıbrıs Türk halkının çözüm ve AB
yolundaki iradesine güçlü ve aktif bir destek verileceği inancıyla
saygılarımı sunarım.
SONUÇ
Kıbrıs sorununun Annan Planı zemininde çözümü ve Avrupa Birliği üyeliği
için en uygun zaman dilimi, çözüm karşıtı güçlerin Kuzey Kıbrısı koz
olarak tutmak istemesi ve insan odaklı siyaset yerine toprak odaklı
siyasetin tercih edilmesi nedeniyle harcanmaktadır. Annan Planında
ortaya konan takvim, Avrupa Birliği eşiğinde bulunan Rum tarafının,
Kıbrıs Cumhuriyeti ünvanına sahip olmaktan kaynaklanan gücünü çözüm
isteksizliği doğrultusunda kullanmasını engellemeye yönelik bir fayda
içermesine karşın, bu fırsat değerlendirilememiş, tam tersine, takvimde
ısrarlı davranan BM Genel Sekreteri, Türk tarafına karşı bir sıkıştırma
politikasının sahibi sayılarak çözüm karşıtı kesimlerin ağır
eleştirilerine uğramıştır.
İlginçtir ki, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi, 28 şubat süreci, 10 Mart
Lahey Zirvesi ve 16 Nisan AB Zirvesi hem Rum resmi tezi bakımından hem
de Türk resmi tezi bakımından zaferle sonuçlanmıştır.
Rum tarafı tek başına ve bütün Kıbrıs adına AB üyeliği Katılım Belgesini
imzalamış, Türk tarafı ise çözümsüzlüğün arkasında durarak Kuzey
Kıbrısı AB yolunda bir koz olarak elde tutma amacını
gerçekleştirmiştir.
Birbirine zıt gibi görünen hatta düşmanlıkla süslenen bu politikaların
kendi aralarındaki dayanışması elbette ki tarihin sayfalarında örnek
olaylar olarak yer alacaktır.
Ne var ki kaybeden, barış ve Avrupa Birliği üyeliği için, çağdaş bir
yaşam için, kendi kimliği ile uygar toplumlar ve uluslararası hukuk
içinde yer almak ve kendi kendini yönetmek isteyen Kıbrıs Türk halkı ile
uygarlık projesine kilitlenerek çağdaşlaşma ve demokratikleşme hedefinde
önemli adımlar atmaya çalışan, insan haklarına saygılı, değişimden yana
Türkiyenin aydınlık yüzüdür.
Türkiye bir gün mutlaka, Kıbrıs örneğinde olduğu gibi karşı karşıya
bulunduğu sorunların, ulaşmaya çalıştığı hedefler için bir koz
olamayacağını, tam tersine gelişimin ve değişimin önündeki engeller
olduğunu görecektir.
Kıbrıs Türk halkı bütün bu gelişmelerin bilinci içinde, kendisine
dayatılmak istenen azınlık statüsüne ve karşı karşıya bulunduğu tüm
demokrasi dışı tehlikelere karşı kendi iç dinamiklerinin yarattığı ve
dış dinamiklerin de dikkate almak zorunda kaldığı gücünü en geç 1 Mayıs
2004 tarihine kadar çözümü sağlayacak bir mücadeleye dönüştürmeli ve
yanlış politikalara kurban edilmekten kurtulmalıdır.
Başa Dön |